Fuocoammare.. / Fire at Sea..

Belgesele ismini veren ifade ‘fuocoammare’ (Fire at Sea -Denizdeki Ateş-), aynı isimli ve filmde de geçen, aslında çok tatlı, keyifli bir klasik müzik parçası. Esere başlık olmasının ise kanımca iki sebebi var, ilki; tam da ateş gibi bir konuyu işlemesi ve o konunun denizde geçmesi. İkincisi ise belgeseldeki kadının dile getirdiği üzere, yanlış anlamadıysam, kocası 2. Dünya Savaşı’nda iken bu parçayı sevdiği ve o da oğlu balığa çıktığında radyodan ona istek parçası yaptığı için. İşte tam da bu iki neden, tam anlamıyla filminin 2 yapılı halini çok güzel ifade ediyor. Öyle ki bir yanda Akdeniz’de dört bir yandan akın eden mülteci teknelerinin (tabii tekne demeye bin şahit ister, çünkü resmen ters çevrilmiş bir tencere kapağı gibi ve yüzlerce insanı balık istifi taşıyor :( ), İtalya’nın Lampedusa adasının en yakın olması sebebiyle 15 senedir yaşadığı kurtarma operasyonlarını anlatıyor; diğer yandan da öylesine sade bir yaşamın sürdüğü yalnız bir adanın basit ötesi gündelik yaşantısını konu ediyor.
Biraz örnek verip detaya girecek olursam; bir yandan mülteciler kurtarıldıkça nasıl zor bir koşulda tek tek muayene edilip canlı-cansız, hastalıklı-sağlıklı diye gruplara ayrılması ekrana geliyor; diğer yandan ise küçük bir İtalyan çocuğun, onların durumuyla kıyaslandığında hafif olarak nitelendirilebilecek bir sağlık sorunu için hemen doktora gidip rahat rahat, güzel güzel muayene olmasına şahit oluyoruz. Yine bir yandan yaşlı İtalyan kadının, uyanır uyanmaz yatağını, dakikalarca, bir kırışıklık kalmayana kadar düzeltmesini izlerken; diğer yandan, 850 dolar ödeyerek teknenin alt katında, yüzlerce diğer mülteci ile, ışıksız, havasız ve susuz olarak kaldıktan sonra karaya varıldığında, kurtarılanlar çıkarıldıktan sonra üst üste orada yatarken ki son durumlarına! şok içerisinde bakakalıyoruz!
Son kertede, ‘keşke daha vurucu olsaydı da, hazır Oscar’larda en iyi belgesele aday olarak kalan son 5 yapımdan biri olmuşken daha daha çok ses getirse, getirebilseydi’ diye düşünsem de böylesi zor ötesi, zorlu bir konuyu, tüm ama tüm çıplaklığıyla, evet evet doğru ifade sanırım bu, ‘çıplak gözle’ sunabilmesi onun başarısı olarak hayat buluyor. Çünkü durum o kadar vahim, o kadar insanlık ötesi ki, o derecesini tutturup ajitasyona ya da başka bir duyguyu abartısız verebilmek çok ama çok zor olurdu, kanımca. O yüzden yapımcıyı da anlıyorum sanırım.
Özellikle doktorum, kurtarma anında yaşadıklarını dile getirdiği sahnede söyledikleri; sonra kurtarma sahnelerinden birinde çok feci durumda olanların oyuncak bebek bedenleri gibi eğilip bükülen, öylece atılıveren bedenlerinin hali-şekli, o bedenlerin aynı yeni tutulmuş balıkların tekne güvertesindeki çırpınışları gibi titreme halleri, nefes alış verişleri, dilim söylemeye varmıyor ama can çekişen bedenleri inanılmaz ... kelime yok sanırım o anı tanımlamaya, nutkum tutuldu resmen, üzücü demek acıklı demek o kadar az kalır ki... Ve az evvel değindiğim, o kurtarma operasyonu bittikten sonra teknede kalan cansız bedenlerin karmaşası! Gerçek olduğuna halen inanamıyorum. Böyle bir gerçekliğin olmamasına dua ediyorum.. o yaşananlar karşısında tam o ‘bizim dertler dert olamaz’ demek bile az kalıyor.
Ayrıca ifade etmem gerekir ki İtalyan yardım ekiplerinin düzenine, organizasyonuna, bir iş gibi, artık alışmış kanıksanmış bir görev gibi öylesine ciddiyetle duruma müdahaleleri gerçekten takdir edilesiydi. İnşallah her yerde öyle organize yapılıyordur.
Sonuç olarak diyeceğim şu ki, bir belgesel olarak iyi bir yapım olup olmadığını bir kenara bırakıp, bir insanoğlu olarak böylesi bir insanlık dışılığı tüm gerçekliğiyle izlememiz gerektiğini düşünüyorum. Bir daha olmaması adına farkındalığımızın olması adına, en azından bari bilinsin bizim tarafımızdan o yaşadıkları diye bilmek için izleyelim diyorum :(

Popular Posts