Tuesday, March 28, 2017

Fuocoammare.. / Fire at Sea..

 Belgesele ismini veren ifade ‘fuocoammare’ (Fire at Sea -Denizdeki Ateş-), aynı isimli ve filmde de geçen, aslında çok tatlı, keyifli bir klasik müzik parçası. Esere başlık olmasının ise kanımca iki sebebi var, ilki; tam da ateş gibi konuyu işlemesi ve o konunun denizde geçmesi. İkincisi ise belgeseldeki kadının dile getirdiği üzere, yanlış anlamadıysa, kocası 2. Dünya Savaşı’nda iken bu parçayı severmiş, o da oğlu balığa çıktığında radyodan ona istek parçası yaptığı için. İşte tam da bu iki neden, tam anlamıyla filminin 2 yapılı halini çok güzel ifade ediyor. Öyle ki bir yanda Akdeniz’de dört bir yandan akın eden mülteci teknelerinin (tabii tekne demeye bin şahit ister, çünkü resmen ters çevrilmiş bir tencere kapağı gibi ve yüzlerce insanı balık istifi taşıyor :( ), İtalya’nın Lampedusa adasının en yakın olması sebebiyle 15 senedir yaşadığı kurtarma operasyonlarını anlatıyor; diğer yandan da öylesine sade bir yaşamın sürdüğü yalnız bir adanın basit ötesi gündelik yaşantısını konu ediyor.
Biraz örnek verip detaya girecek olursam; bir yandan mülteciler kurtarıldıkça nasıl zor bir koşulda tek tek muayene edilip canlı-cansız, hastalıklı-sağlıklı diye gruplara ayrılması ekrana geliyor; diğer yandan ise küçük bir İtalyan çocuğun, onların durumuyla kıyaslandığında hafif olarak nitelendirilebilecek bir sağlık sorunu için hemen doktora gidip rahat rahat, güzel güzel muayene olmasına şahit oluyoruz. Yine bir yandan yaşlı İtalyan kadının, uyanır uyanmaz yatağını, dakikalarca, bir kırışıklık kalmayana kadar düzeltmesini izlerken; diğer yandan, 850 dolar ödeyerek teknenin alt katında, yüzlerce diğer mülteci ile, ışıksız, havasız ve susuz olarak kaldıktan sonra karaya varıldığında, kurtarılanlar çıkarıldıktan sonra üst üste orada yatarken ki son durumlarına! şok içerisinde bakakalıyoruz!
Son kertede, ‘keşke daha vurucu olsaydı da, hazır Oscar’larda en iyi belgesele aday olarak kalan son 5 yapımdan biri olmuşken daha daha çok ses getirse, getirebilseydi’ diye düşünsem de böylesi zor ötesi, zorlu bir konuyu, tüm ama tüm çıplaklığıyla, evet evet doğru ifade sanırım bu, ‘çıplak gözle’ sunabilmesi onun başarısı olarak hayat buluyor. Çünkü durum o kadar vahim, o kadar insanlık ötesi ki, o derecesini tutturup ajitasyona ya da başka bir duyguyu abartısız verebilmek çok ama çok zor olurdu, kanımca. O yüzden yapımcıyı da anlıyorum sanırım.
Özellikle doktorum, kurtarma anında yaşadıklarını dile getirdiği sahnede söyledikleri; sonra kurtarma sahnelerinden birinde çok feci durumda olanların oyuncak bebek bedenleri gibi eğilip bükülen, öylece atılıveren bedenlerinin hali-şekli, o bedenlerin aynı yeni tutulmuş balıkların tekne güvertesindeki çırpınışları gibi titreme halleri, nefes alış verişleri, dilim söylemeye varmıyor ama can çekişen bedenleri inanılmaz ... kelime yok sanırım o anı tanımlamaya, nutkum tutuldu resmen, üzücü demek acıklı demek o kadar az kalır ki... Ve az evvel değindiğim, o kurtarma operasyonu bittikten sonra teknede kalan cansız bedenlerin karmaşası! Gerçek olduğuna halen inanamıyorum. Böyle bir gerçekliğin olmamasına dua ediyorum.. o yaşananlar karşısında tam o ‘bizim dertler dert olamaz’ demek bile az kalıyor.
Ayrıca ifade etmem gerekir ki İtalyan yardım ekiplerinin düzenine, organizasyonuna, bir iş gibi, artık alışmış kanıksanmış bir görev gibi öylesine ciddiyetle duruma müdahaleleri gerçekten takdir edilesiydi. İnşallah her yerde öyle organize yapılıyordur.
Sonuç olarak diyeceğim şu ki, bir belgesel olarak iyi bir yapım olup olmadığını bir kenara bırakıp, bir insanoğlu olarak böylesi bir insanlık dışılığı tüm gerçekliğiyle izlememiz gerektiğini düşünüyorum. Bir daha olmaması adına farkındalığımızın olması adına, en azından bari bilinsin bizim tarafımızdan o yaşadıkları diye bilmek için izleyelim diyorum :(

Monday, March 27, 2017

İkimizin Yerine..

Evet itiraf ediyorum, filmi izleme sebebim Nejat İşler idi :) Hali hazırda zaten Serenay’ı çok severim, beğenirim; hele ki Nejat’la ve hele hele aşk filmi olduğunu bilince zaten o an ikna olduydum :) O yüzden de ilk çıktığından beri izleme listemdeydi, kısmet bu hafta sonuna imiş.
Tee o muhteşem Şehnaz Tango dizisindeki uzun saçlı haliyle gördüğümden beri kendisine hayranımdır zaten. Hoş kaç kişi var ki topu topu memlekette. Bi Nejat, bi Mehmet Günsur, bi de Fikret Kuşkan. Ona son dönemdeki Timuçin Esen ile  Erdal Beşikçioğlu’nu da ekledin mi toplamda oldu mu sana 5! Ahan da memleketteki erkek nüfusu! :) Neyse hadi geçeyim daha içimiz kararmadan, filme :)
O zaman bi itiraf daha gelsin; filmi beğenmeyeceğimi düşünüyordum. Hani dediğim gibi Nejat’ın (üyesi olduğum) hayran kitlesini memnun etmek adına yapılmış, bu gürühu olsa olsa güzel bi aşk filmi kotarır diye yazılmış bi film olarak düşünmüştüm. Nejat ve Serenay dışında da pek bi oyunculuk çıkmaz demiştim. Ancak kesinlikle yanılmışım. Bir kere evet ikilimiz, hele ki Nejat, ancak kesinlikle Serenay da çok iyi oynamış. Kesinlikle bana inandırıcı geldi. Ancak bir anne var ki, evlerden uzak. Aman yarabbi  Matmazelciğimiz öyle bir oynamış ki kadından nefret ettim. Bi de spoiler vermeden ifade edecek olursam, kadın o lafları kızına nasıl söyleyebildi, nasıl böyle bir şey yapabildi aklım durdu resmen, çok üzüldüm, içim acıdı vallahi. Ee bu noktada bunu da geçirebilmek duygu olarak, oyunculuğunu nasıl konuşturduğunu gösteriyor. Helal vallahi.
Oyunculuk anlamında, yine Kudret karakterine bittim. Bi kere dehşet komik geldi, beni çok güldürdü kerata :) Ve bence öyle tipleri, tam ama tastamam yansıtmış. Ona da bi helal olsun gelsin :) Aynı şekilde baba karakteri de çok fenaydı. Hele o sonda söyledi sözler vallahi mahvetti, kadını da beni de. Çok üzüldüm.
Konu olarak da sanırım başarılı buldum. Çünkü o gizemli bırakılan noktayı, filmin sonunda öğrenene kadar gerçekten o şekilde olacağını tahmin etmedim. Belki de ben Nejat’çığımı seyreylemeye öyle bi dalmışımdır ki ondandır :) orasını bilemicem ancak dediğim gibi bilemedim ve bilememek de mutlu etti. Zira sürprizini merak ettiren, tahmini zor olan eserleri severim ;)
Aşk mevzusuna gelince de tabii ki hepimiz kendimizi Çiçek’in yerine koyup hayran hayran Doğan’ın hayalini çok rahat kurduk, zira kanımca hepimizin geçmişinde bi 20 yaş büyük erkek mefhumu olmuştur, hadi yirmi olmasa da kesin, kendimizden büyük aşk durumu vuku bulmuştur :) O yüzden doğru hedef kitle analizi diyor başka da bişi demiyorum. Ee bi de şiirler, edebiyat sosu da olunca kafa kola alınmış olmamız çok normal :)
Kısacası ben sevdim, hatta kesinlikle 2.’sinin çekilmesi gerektiğini, çekilebilecek yapıda olduğunu, hatta ona açık kapı bıracak bir şekilde son bulduğunu ve tabii ki kesinlikle olmasını istediğimi çoook net ifade edeyim. Sonuç olarak, şöyle tatlı, şeker, bi aşk filmi izlemek isterseniz, Nejat’la da taçlandırılmış iyi bir yapım olarak rahatlıkla izleyebilirsiniz diye düşünüyorum, sizin de hayran yorumlarınızı bekliyorum :)
Meraklısına: Serenay'ın giysileri, o giysilerin ona yakışışı, sesi, filmin tüm şarkılarının ve kullanıldıkları anların güzelliği, okuldaki anlar, kütüphane, bakışmalar, Çiçek'in doğanı sarstığı sahnenin gerçekçiliği (kesinlikle tam da öyle yapılır o halde, o durumda, o tepki anca öyle verilir) çok iyiydi.

Saturday, March 25, 2017

Ma Vie De Courgette.. / My Life as a Zucchini..

Ben hayatımda hem bu kadar şirin olurken, hem de bir kadar hüzünlü bir film daha izlemedim! Bir tip, bir çizgi karakter bu kadar mı güzel yapılır, tasavvur edilir, bu kadar mı sempatik, tatlı, şeker, tam yemelik olur! Ve sırf o minicik ağzının duruşu, bakışı ile, gerçek olmayan bir oyuncak karakter bu kadar mı duygulara dokunabilir, sizi hüzünlendirebilir, üzebilir, içinizi burkabilir :( Ay ben bu Kabakçık’a bayıldım! Daha ilk karesinden itibaren o kadar içime oturdu, beni o kadar hüzünlendirdi ki. Arkadaşlarıyla tanıştıkça bir kere daha, birer kez daha ayrı ayrı içime oturdular, o insanların iyiliğini gördükçe mahvettiler ve son kertede de ne zaman ki filmden sonra otobiyografik bir öyküden uyarlanmış olduğunu gördüm tüm o hüznüm daha da perçinlendi :(
Konu bazında; hem ne acılar, ne hayatlar, onları yaşayan çocuklar var derken; hem de ne inanılmaz iyi insanlar var, nasıl bir yardımseverlik diyip diyip durdum. (Çok mutlu olacaksın burada diye güvence vermeleri, kadını anlayıp üzülmeleri, arabadan uçurtmaya izin vermeleri, kar tatiline götürmeleri, onlara mini disko ortamı yapmaları vd. her mini güzel ayrıntının şahaneliği). İnşallah gerçekten öyledir. Ve tabii ki durup durup bizdeki durumu düşündüm ve hep dua ettim inşallah bizde de böyle insanlar vardır diye. Çok büyük bir dram. Ancak öylesi büyük acıların karşısında çocukların kendilerine yine bir yol bulup hayatla başa çıkabilmesi müthiş.
SPOILER
Mesela son sahnede Simon’nin tüm hüznünü içine gömüp kapıyı kapatışı ve çocuklara abilik yapışı beni öldürdü resmen. Mahvoldum. Ayrıca bizim için gidin demesi, öylesi bir dirayet gösterebilmesi inanılmaz ötesi. Buna mukabil ailesinin o sadece, umutla bir mektup beklerken sadece mp3 çalar yollaması!!!!
Bi de diğer yandan, o saçı sürekli gözünü kapatan kızın (Alice), hüzünlendiğinde çatalla vurması :( Ben oracıkta kala kaldım, gittim gittim geldim hüzünden :( E tabii bi de sürekli her gelen arabada kapıya sevinçle ‘anne’ diye çıkan Afrikalı kızımız (Beatrice) :( İçim koptu resmen, dehşet üzüldüm.
SPOILER END
Hele ki o tam karda oynarken, aşağıda da resmini koyduğum o sahne! Aman yarabbi nasıl, ne kadar hüzünlü, acıklı, üzücü, kahredici sahne. Sadece öylece baka kalmaları. Ben bile onların psikolojine girdiğim o anlarda, ağzım açık kalarak, resmen gözlerimi kapatarak izledim desem! Ay bilmiyorum beni çok etkiledi ve üzdü.
Zaten düşünüyorum da böylesi anları, hele ki içinde çocuklar varsa zaten en doğrusu animasyonlar üzerinden anlatmak. Hem olayın vahameti, kanımca çok daha etkili oluyor, hem de başka türlü dayanılacak gibi değil diye düşündürtüyor.
Bu arada filmin ne kadar doğru sahneleri, ne kadar doğru şekilde ve ne kadar doğru anlarda verdiğinin, izleyici olarak (en azından beni) alt tarafı 1 saat süresi olan bir film içinde nasıl olur da içine çekip, kaptırıp gitmemizi sağlamasının en güzel kanıtlarından biri de, ağzım açık kaldı deyince yine aklıma düştü; Kapakçık ve kızımızın o kaktüs dolu odayı gördüklerindeki tepkinin aynısını, ekran karşısında bendenizin de vermiş olması oldu :) Resmen ben de onlar gibi ‘vovv’ diyip ağzımı açtım :)
Kısacası napıp edip izleyin derim. Zaten süresi, dediğim gibi tam bi saat. Hem stop motion tekniği ile ne harikalar yapılabildiğine de şahit olursunuz; muhteşem bir ‘gerçek’ öykünün yanında..
Meraklısına: Filmimiz, bu senenin (2017) Oscar'larında ve Altın Küre'de 'en iyi animasyon' dalındaki adaylardan biri idi ;)

Thursday, March 23, 2017

Frantz..

Baştan söyleyeyim, bir radyo-tv öğretmeni ya da sinema kuramlarını veya François Ozon’ın yönetmenlik anlamındaki karakteristik özellikleri bilen biri olarak değil, tamamen kendi çapımda bir sinema izleyicisi olarak yorumumu ifade edeceğim. Öyle ki her zaman için yorumlarımı zaten bu çerçevede ifade ediyorum.
Ve işte bu noktada da belirtmek isterim ki, bir François Ozon filminden ziyade olağan bir film olarak izlediğim Frantz’ı ben çok beğendim... bana şiir gibi geldi, roman gibi geldi.. öylece akıp gitti, resmen büyüsüne kapıldım gittim. Sanki Flaubert’ın Madam Bovary’sinde 2.5 sayfa boyunca anlattığı kaldırımlar, kaldırım taşlarını capcanlı karşımda buldum. Bir 18. yüz yıl klasik romanlarından birini okuyormuşum gibi geldi. Hatta şu yeni tip, dehşet bayıldığım, üç boyutlu, çizimli öykü kitapları gibi, bir romanı, kanlı canlı karşımda izleyerek okuyormuşum gibi izleye koydum kendimi. Bilmem doğru ifade ediyor muyum ancak hissettiklerim, filmin, bu filmi izleme deneyimimin bana hissettirdikleri bunlar oldu.
O sadelik, naiflik, süzülür gibi akan öykü-karakterler-sahneler vd. beni huşu içinde bıraktı. O kabullenişin ağırlığı, çaresizliğin sessizliği, tüm bunları sadece bakışları-mimikleri-vücut dilleri ile olağanüstü bir performansla aktaran oyuncular.. Sürprizini bozmadan ifade edecek olursam, filmin 3 farklı anında vuku bulan çok cici ve minik çekim sürprizleri.. son ana kadar beni meraklandıran, heyecanlandıran, aynı, dediğim gibi klasik bir roman okur gibi meraklandıran yapısı-akışı-kurgusu.. beni çok mutlu etti, çok beğendim. Tüm bu katmanların başarısının, benim çapımdaki başarısının kanıtı ise, sona geldiğimde yaşattığı his oldu. Sanki gerçek hayatta o karakterler yaşamış, o hayatlar yaşanmış gibi içime oturan his, duyguların yoğunluğu, bende yaşattığı etti.
Hiç öyle siyah-beyaz olmasına, 1. Dünya Savaşı sonrası geçen bir öyküyü konu almasına bakmayın, bence çok keyifli bir kitap gibi okunacak bir film, Frantz.
Meraklısına:
SPOILER
Dayanamayıp küçük bir spoiler paragraf ifade edicem :) Öyle ki, kesinlikle adamın çocuğu öldüren kişi olduğunu hiç düşünemedim. Belki çocuğun tipindendir bilmiyorum ama bana hep ikisinin bir ilişkisi varmış da onu saklıyor, söyleyemiyormuş gibi hissettim. O yüzden de öğrendiğimde ağzım bi karış açık kaldı resmen. Bir de sonunda çocukla olmamasına ve Paris’te kalmasına kızın, dehşet üzüldüm :( Resmen kendimmişim gibi içime oturdu. Çok üzüldüm, hüzünlendim, içim acıdı. Kısacası sonu, içime oturdu :(
SPOILER END

Wednesday, March 22, 2017

Benim Adım Feridun..

Aslında genel anlamda Çağan Irmak filmlerini severim, beğenirim; tarzını yakın bulurum, bizden ve samimi bulurum. Son seyrettiğim ve memnun etmeyen bir iki filmi dışında genel kanım budur. Feridun için yorum ise bu iki uç arasında kaldı! Öyle ki, ilk yarıda bayağı bir eğlendim, çok doğal ve eğlenceli geldi. Hoş ben zaten bir Halil hayranı olarak kafadan yıldız vererek başlamıştım filme ;) Ne yalak söyleyim bu sefer, hadi Çağan’ın son filmine bakayım diye değil, Halil’ciğimi, onun ekrandaki harikalığını özlediği, hadi filmini izleyim diye :) geçtim ekranın karşısına. Oh doya doya da izledim canımcımı :)
Filme dönersem yeniden; ikinci yarıdan itibaren ise ne yazık ki aradığımı, daha doğrusu umduğumu bulamadım. Bi kere ilk kadın karakter resmen öylece bırakılmış, aslında o anlatılmayan bir önceki bi öykünün kahramanıymış ve onu izleyememişiz gibi geldi! İkinci kadın karakterimiz ise çok sıradan kalmış, düz olmuş, manasız olmuş ve en kötüsü de Büşra Pekin hiç olmamış, hiç uymamış, hiç oynayamamış gibi geldi :( Oysa ki yine düz bir karakter olmasına rağmen, özellikle birebir sahnelerinde, oyuncu olmamasına rağmen Halil resmen döktürmüş. Zaten o da o kadar iyi olmasa, elde tutulacak bir şey kalmayacak gibi geldi.
Bir de belki yakın gelen ailesel karakterler, ilişkiler olduğu içindir ancak halen bir yerlerde bizim gibi insanların olduğunu görmek çok iyi geldi, mutlu etti. Hatta inanamadım. Nedense bi buralarda, minik cam küremde, numunelik öyle kişiler kaldığını düşünüyordum. Bir öyküye, bir filme konu olacak kadar var olduklarını görmek içimi sevindirdi.
Sonuç olarak, çok fazla beklentiye girmeden, keyifli bir film gecesi için seyrederseniz, kahkahalı dakikalar yaşayacağınızı rahatlıkla söyleyebilirim. Onun dışında, sanırım bir öyküden uyarlanmış bir senaryo olması nedeniyle, sonda söylenen notların söylenmesi için yazılmış bir iskelete sahipmiş hissini alabilirsiniz, onu da diyim.

İstanbul Kırmızısı / Ferzan Özpetek..

‘Stamboul’ adının Antik Yunanca’da ‘şehre doğru’ anlamındaki ‘eis ten polin’ sözcüğünden geldiğini bilmiyordu. Tek bir kent için ne çok ad yaratılmıştı: İstanbul, Constantinopolis Bizans, Dersaadet... Yaşlı adam Osmanlı diplomatlarının ‘mutluluk kapısı’ manasında şehre ‘Dersaadet’ dediklerini anlatıyor. [.....] olduğu gibi olan ama aynı zamanda olabilecek her şey olan şehir. Söylenmemiş ve gerçekleşmemiş bütün olasılıkları barındıran şehir.
Evet, İstanbul’a dair böylesi güzel tanımlamaların yer aldığı, tam bir İstanbul kitabı olmuş, kanımca, İstanbul Kırmızısı. Oldum olası Ferzan Özpetek’i zaten çok severim, iki filmi dışında izlemediğim bir filmi olmadı, ancak diğer kitabını okumamıştım. Bu sefer hazır film gelmek üzere olup zamanlamayı tutturunca, önce tabii ki kitabı okumak istedim. Zaten hiçbiri beni mutsuz etmeyen filmleri gibi kitabı da beni memnun etti. Zira hem anlattıkları arasında tebessüm ettirenler oldu, hem de hiç beklemediğim bir anda, hiç olduğunu düşünmediğim (spoiler vermek istemiyorum) bir dönemi görünce inanılmaz duygulandırdı. Oysa ki o kadar sade, naif ve düz sözcüklerle ifade etmişti ki, ancak sanırım durumun ve durumun duygusunun inanılmaz yoğunluğu da onu gerektiriyor iken, bir anda gözlerim dolmasına inanamadım. Kala kaldım o satırların karşısında. Halen yazarken bile içime oturuyor dese :(
Neyse ben işin sürprizi kaçırmayım daha fazla. Kitaba dönecek olursam; çok aşina olunan İstanbul sokaklarında geçen, su gibi akıp geçen, keyif veren, asla sıkmayan, duygulandıran ancak o vıcık duygusallığa asla düşmeyen tam bir İstanbul romanı olmuş kanısındayım. Gerçekten, onun filmlerinden birini izliyor gibi okudum. Ben henüz filmi izleyemedim ancak eğer siz de izlemediyseniz bence önce kitaba bi şans verin derim.

ABM Happy Mail February 2017..

Bana mektup teması ve ışıltılı, folyolu falan demeyin dayanamıyorum. Zira geçen Kasım’daki mektuplu broşu için kendimi zor tuttuktan sonra bu sefer mektuplu yamasını görünce dayanamadım! Hele ki çok tatlı iki altın folyolu kartı, iki tane çoklu etiket setine minik parlak nokta etiketler eşlik edince benim için tüm alma nedenleri yeterli seviyeye gelmiş oldu :) Bunun dışında ‘fear less’ motlu büyük boy, kalın art print’i, yoncalı ve bol renkli-resimli doğum günü kartı da cabası oldu. O yüzden de çok şükür ki yine indirim kodunun denk gelmesiyle, sadece posta ödeyerek alabildim.
Her zaman ifade ettiğim gibi; hem belki ilerde yeniden satışa çıkar diye aklınızda olsun diye şimdiden iletmek ve de önceki post’larıma  denk gelmediyseniz ABM Happy Mail aboneliğini anlatmak adına içindekileri paylaşacak olursam..
Şubat 2017 tarihli, yukarıdaki resimde görülen zarftan çıkanları listeleyecek olursam:
2 adet büyük boy kart, her birinin ayrı renk (düz renk) zarfı ile
3 adet orta-büyük boy kart, biri hariç her birinin ayrı renk (düz renk) zarfı ile
3 adet orta boy kart (2’si altın renkli folyo desenli)
2 adet mini boy kart, her birinin ayrı renk (düz renk) zarfı ile
1 adet kare ebadında, klasik boy kart, ayrı renk (düz renk) zarfı ile
1 adet kalın kartondan 'art print' dekor kartı (8x10 inch ebatında)
1 koçan, mektup temalı, değişik boy ve şekillerde etiket seti
1 koçan, alfabe ve sayılardan oluşan etiket seti
1 mini koçan, parlak, grimsi, yuvarlak-nokta etiket seti (8 tane)
1 adet, kanatlı mektup tasarımlı, kumaştan, yuvarlak yama [patch]
Meraklısına:
Genel A Beautiful Mess Happy Mail aboneliği yazım için:
http://bit.ly/happymailaboneligi
Diğer birkaç ABM Happy Mail yazım için de:
http://jaleninalemi.blogspot.com.tr/search/label/happymail
Satın almak isterseniz de (aylık, güncel Happy Mail setlerinden):
https://shop.abeautifulmess.com/happy-mail

Friday, March 17, 2017

DeneBunu - Şubat 2017 kutusu..

Evet nasıl oldu bilmiyorum ancak Şubat ayının Denebunu kutusunda da bana uyan ürünler olduğu için elime geçebildi :) Hem de bu sefer gerçekten şımarıklık yapıcı, yemeli denemeleriyle ;)
Bu bağlamda benim kutumdan çıkan 3 ürüne dair yorumları şu şekilde sıralayabilmem mümkün:
Öncelikle içinden, yepyeni Nestlé Lifita Yulaf Gevreği ve Ballı Tahıl Halkaları adlı yepyeni ürünün, satıştaki tam boy paketi çıktı. Ve benim beğenimi kazandı. Sütle yemenin dışında çerez gibi atıştırmalık şeklinde yemesi de çok keyifli oldu. Beğenimin temelinde yatan sebepler ise mısırdan ziyade yulaf gevreğinden olması (yulafın daha sağlıklı olduğu iddiası bağlamında), ballı olması ve içeriğinin çok fazla doğallıktan uzak olmaması oldu. Öyle garip gurup içeriği yoktu ancak keşke bi de glikoz içermeseydi. İnşallah yakında organik içeriği olan türlerini de Türkiye pazarında görebiliriz.  
İkinci yemeli denemem ise Carte D'Or Kakaolu Puding oldu. Hali hazırda bu tip hazır puding karışımı kullandığım için sevindim. Normalde, yılların verdiği alışkanlıkla Dr Oetker kullandığım için hiç denememiştim. Çünkü dondurmasından dolayı Carte D'Or markasını pek sevmem, doğal bulmam. Pudingi güzeldi. Kullandığımızınkinden farklı bir tadı, kıvamı vb. olmadı. Mozaik pasta olarak, bisküvi ile tükettik. Çok şekerli değildi, kakaosu da iyiydi. Ancak dediğim gibi hem markanın kendisine yaklaşımım hem de alışkanlık sebebiyle bir daha Carte D'Or alır mıyım bilemiyorum.
Sonuncu deneme ise bir parfüm tester’ı oldu: YSL Black Opium Nuit Blanche EDP. Daha önce Vogue’da şerit kağıt denemesini kokmuş ve bayılmıştım. Görünce o yüzden çok sevindim ve tabii ki çok memnun kaldım. Bir kere rengi çok tatlı, hafif pembe ve ışıltılı. Bir glitter manyağı olarak direkt 10 puanı kaptı. Bunun yanı sıra ise tabii ki kokusu anlamında çok ama çok kalıcıydı ve güzeldi. Klasik Angel parfümüne yakın buldum. Ayrıca, benim açımdan önemli bir parfüm kriteri olarak, rahatsız edici bir kokusu veya ağırlığı yoktu. Çevrem de farkına vardı ve beğendi.
Özetle Şubat 2017 tarihli kutuyu sevdim. Yine bayağı kullanımıma uygun ve faydalı oldu.

Life, Animated..

Bir kez bana ‘nasıl böyle güzel belgeseller çekiyorlar, insan mı bunlar’ dedirten bir yapımla karşınızdayım sayın takipçiler :) Böylesi zor ve hüzünlü, anlatılması çok güç bir konuyu, nasıl bir yaratıcılıkla, bir buçuk saat boyunca hiç sıkmadan anlatabiliyorlar, o süre zarfında pür dikkat kesilerek izleyebilmemize imkan tanıyorlar anlaşılacak gibi değil.
Çocuklar ile ilgili olması ve ne de olsa bir rahatsızlıkla ilgili olması nedeniyle çok çekinerek izledim ancak bu güne kadar Oscar’da en iyi belgesele aday olup izlediğim hiçbir yapım beni hayal kırıklığına uğratmadığı için çok beğeneceğimi biliyordum. Sadece, dediğim gibi çocuklarla ilgili olan eserler çok hüzünlendirdiği için kendimi hep geri çekip ertelemiştim. Nitekim başlangıcında da bi 10-15 dakika kendimi bayağı bi kastım ve bir türlü içine giremedim. Ancak sonrasında, ben farkında bile olmadan bi bakmışım kaptırıp gitmişim kendimi dememe kalmadan da sona gelmişim!
Bu noktada, öncelikle sinemasal anlamda çok iyi bir yapım. O zihinden geçenleri, hissedilen duyguları, yaşanan olayları nasıl güzel aktarmışlar anlatamam. Filmlerle, çizimlerle, bakışlarla, bir adımla, bir susuşla nasıl biz izleyenlere geçirmeyi başarmışlar, her şeyden önce nasıl ekrana yansıtabilmişler hayrete düşürüyor. Ayrıca, başta çocuğun, sonra ailenin yaşadığı zorluklar nasıl hiçbir ajitasyona kaçırılmadan aktarılabilmiş inanılır gibi değil. Helal vallahi.
Filmden ayrı olarak ise ailenin, hele ki abinin ve tabii ki çocuğun yaşadıkları tahayyül dahi edilemeyecek kadar üzücü ve zor. Allah hepsinin yardımcısı olsun. Hep bizdeki durumu düşündüm durdum. Umarım böyle imkanları vardır. Orada bile öylesi masraflı olduğu o kadar bariz ki, bizdeki durumu düşünemiyorum.
Son olaraksa ifade etmek isterim ki, bir kez daha görülüyor ki, hem de çok vurucu olarak görülüyor bu seferinde; bir filmdir, bir çizgi filmdir deyip geçmemek gerektiği. Çünkü alt tarafı animasyon dediğimiz o Disney filmlerinin bir çocuğun, bir ailenin yaşamını nasıl dönüştürüyor, tek başına ve bütünsel olarak. Onları düşünen, çizen, hayata geçirenler için nasıl büyük bir sorumluluk. Ne kadar etkili bir durum. İnanılır gibi değil.
Kısacası izleyin izlettirin, görelim, bilelim, algılayalım derim; en azından farkındalığımız olsun..

Wednesday, March 15, 2017

The Handmaiden.. Ah-ga-ssi..

Bir kez daha anladım ki şu Japon, Kore vd. Uzak doğu kültürleri çok ama çooook enteresan, çok garip, akıl almaz derecede farklı! Yine yeni yeniden resmen şoke oldum, inanamadım, gerçekten bir karış açık kalan ağzımı kapatarak izledim. Oysa ki normal, kendi halinde, az eksantrikli bi Japon-Kore filmi izleyeceğim sanmıştım. Meğer ne kadar yanılmışım! O nasıl bir kurgu, o nasıl bir öykü, o öyküde anlatılan nasıl hastalıklı zihin! Şaştım kaldım.
Öncelikle hemen belirtmeliyim ki görsel olarak fazlasıyla rahatsız edici bir film. Daha doğru ifadeyle, fazlasıyla pornografik. Hem sadece görsel değil, metinsel anlamda da. Ancak o pornografi, pornografi olsun diye değil, olayın vahameti bağlamında hayat buluyor, onu da diyim. Zaten film ve konu katman katman açılıyor ve dozunu arttıra artıra şoke edişini sürdürüyor.
Ve en muhteşemi, sizi bir değil, hem de 2 kez öyle bir savuruyor, hiç beklemediğiniz anda ağzınızı yardırırcasına şoke ediyor ki, işte budur diyorsunuz. Benim için beklenmediklik, onu verebilmek direkt filme-kitaba 100 puan verdiren jokerdir. Ya da altın snitch diyim ben size ;) Ve bu film tam da onu 2 kez hak ediyor. Bu bağlamda da bir kitap uyarlaması olduğuna kendisini zor inandırıyor. Çünkü o kadar iyi bir kurgu ve muhteşem oyunculuk var ki. Hele ki daha dün Vejetaryen’i okuyup filmini izlediğimde uğradığım hayal kırıklığını daha belirgin kırıyor. Nerede oradaki vasat altı oyunculuk, nerede o oradaki korkunç kurgu! Oysa ki ikisi de Uzak doğu, ikisi de kitap uyarlaması.
Ancak ikisi de yine çoğunluğunda olduğu gibi o Uzak doğu’daki (aslına bakarsan genel olarak tüm ataerkil toplumsal yapılardaki) korkunçluğu, acıtarak bizlere muhteşem anlatıyor.
Kısacası eğer dediğim +18 durumunu kafaya takmazsanız çok sürprizli, iyi bir film izlemiş olursunuz. Hem estetik anlamdaki görselliği, hem de iyi oyunculuğu da cabası.

Monday, March 13, 2017

Vegetarian..

Nasıl oldu ve denk geldi bilmiyorum ancak tam kitabı bitirdiğim günün akşamında filmini bulabildim ve izledim! Öyle ki, tam da kitabı bitirdikten sonra, yazımı yazarken, meğer yayınlandığı yıl, kendi ülkesinde bir film adaptasyonunun olduğunu öğrendim. Her şey taze taze kafamdayken izleyebilmek çok keyifliydi. Ancak ne yazık ki sadece tek keyif oydu! Zira film çok kötü çıktı! Kitabın, benim için en iyi yanlarından biri olarak ifade ettiğim o görselliğini (bir yazım eseri olmasına rağmen), bir görsel eser olan filmde bulamadım desem! Şaka gibi. İnanamadım. Resmen heba edilmiş, yazık olmuş. Sırf çevrilmiş olmak için çevrilmiş.
Kitabın o kısacık cüssesiyle geçirdiği duyguların birini bile veremedi! Oyuncular desen Allah’a emanet! Hoş zaten, kanımca yansıtılması çok zor olan karakterleri yapamamış olmaları çok normal ama bu kadar mı!
Ne o renkler, çiçekler, desenler, yağmurlar, orman... kitabın ana görsel taşları.. hiçbiri doğru dürüst yansıtılmamış. Çok amatörce olmuş naçizane fikrimce.
Kitapta zaten sinir olduğunuz karakterlere daha fazla sinir oluyor, üzüldüklerinize bile üzülemeyip öylece kala kalıyorsunuz, benden söylemesi. Siz en iyisi, okuyacaksanız kitabı okuyun, sonra ister izleyin ister izlemeyin. Ancak okumadan hiç izlemeyin derim, yazık vaktinize.
Meraklısına: İlgili kitap Vejetaryen'e dair yazım: http://bit.ly/vejetaryenkitap

Vejetaryen / Han Kang..

Son dönemde en çok okumak istediğim, zira en çok merak ettiğim kitapların en başındaydı, kendileri. Öyle ki 2016 Booker ödülünü de kazanınca artık bi zorunluluk oldu :) Ancak okuduğumda gerçekten beni çok ama çok şaşırttı. Bir kere kesinlikle, isminden ötürü kafamda canlandırdığım ve öngörüde bulunduğum konudan tamamen farklı bir öyküyle karşılaştım. Ve beni gerçekten çok şaşırttı. 
Nasıl bir zihnin, nasıl bir yaratıcı aklın, yaratıcılığın, zekanın, hayal gücünün... her ne derseniz deyin işte onun ürünü olduğuna inanamadım. Kendi çapımda, kendi anlayışım çerçevesinde ve kendi kanımca ifade edecek olursam; bir kere öyle okuyucusuna bir şey öğretmeye, anlatmaya, ispatlamaya çalışan bir konusu, hikayesi yok. Bir durumu, kadına, kadınlığın yaşadığı bir durumu, tamamen bambaşka bir düzlemde, inanılmaz bir görsellikte sunuyor. Evet görsellikte, çünkü yazım olmasına rağmen öyle bir anlatıyor, tasvir ediyor, zihninizde canlandırıyor, ve tüm bunları sadece 160 sayfada yapıyor ki her ley gözünüzde, zihninizde, hayalinizde canlanıyor ki inanamazsınız. Resmen öööle izliyor gibi bir şey oluyor ve siz de buna inanamıyorsunuz. Öyle ki şahsen ben, öyle atraksiyonlu bir öykü olmamasına rağmen kaç kez kendimi, dehşet kaptırmış olarak okurken yakaladım ki! Öyle bir okurken sizi okuma girdabına sokuyor ki bulunduğunuz ortamı, bir kitap okuduğunuzu dahi unutuveriyorsunuz. Kendimi resmen hızla frenleyip durdurup çektim kaç kez. Ancak dediğim gibi, bu hissi, öyle cancanlı bir hareketlilik olmayan düz öyküsüyle yaptı!
Tüm bu dediklerim tamamen edebiyatsallığı açısından. Ki bence, ödülü almasının nedeni de bu. Öyle ki vaktinde Orhan Pamuk’un ve bir diğer İtalyan yazarın da aldığı ‘tek bir eserden ziyade bir yazarın toplu eserlerine verilmiş Man Booker ödülü de bu sebeple verilmiş.
*In 2016, the English translation won the Man Booker International Prize for fiction, with the judging panel citing it as "unforgettably powerful and original". The book became the first winner of the prize for which only one work of the author was judged, as compared to previous prizes which were awarded for collective works by an author. The novel beat The Story of the Lost Child by the Italian writer Elena Ferrante and A Strangeness in My Mind by the Turkish writer Orhan Pamuk, both of which were considered as frontrunners.
Konusuna gelince ise, ne yazık ki gerçekten rahatsız edici bir konu. Siz farkında olmadan bayağı bir zihninize, bilinç altınıza işliyor ve rahatsız ediyor. En azından beni öyle yaptı. Öykü çok katmanlı olduğu için ip ucu da vermek istemiyorum ancak ne ye kime üzüleceğinizi şaşırıyorsunuz.
Zaten daha önce, her Uzak doğu filmi yorumumda çokça dediğim ve o yörelerin özellikle filmlerini izleyenlerin bileceği üzere, çok garip bir kültürleri var. Yani insan şaşıp kalıyor. Bu güne kadar izleyip de unuttuğum, benim içimi rahatsız etmeyen bi tane daha Uzak doğu filmi olmadı! Ahan da şimdi de nur topu gibi bi de kitabım oldu!
Kısacası rahatsız edilmeye hazırsa zihniniz, edebiyat açısından etkileyici bir kitap olarak deneyebilirsiniz. Ancak hazır olun derim! Çünkü tüm şiddeti ve şiddetin-cinselliğin pornografisi içinize oturtabilir. Ancak en azından öylesi bir baskıcılığı, statükoyu, kanıksamışlıklığı, hüznü, bastırılmışlığı, kabul edişi bir de bu açıdan görmüş olursunuz!
Meraklısına: Kitabı oluşturan üç öykünün asıl çıkışı olan esas öyküyü okumak isterseniz:

Tuesday, March 07, 2017

BiKutuMutluluk Çikolata kutusu..

Tatlı mı tatlı, çooook lezzetli bi BiKutuMutluluk kutusu kapıyı çalar da mutlu olunmaz mı! Hem de nasıl sevinidirilik olur. Şubat ayının ‘çikolata’ temalı BiKutuMutluluk’u yine evimizi, odamızı musmutlu sürprizlerle doldurdu. Bana da hiç vakit kaybetmeden o tatlı güzellikleri sıralamak kaldı.
Bu sefer sondan başa gidiyorum çünkü lezzetiyle beni benden eden Mabel markasının o çok ama çok sevdiğim para şeklindeki çikolatalarına bayıldıııımmmm. Hem de öyle tatlı, öyle güzel bi kesede gelmiş ki inanamadım. Ve tabii ki aşık oldummm. Bir diğer güzellik ise, özellikle ig karelerinde kullanmayı çok sevdiğimiz konuşmalı-mesajlı mini kart seti oldu. Hepsi ayrı şekil-renk-metin halinde ama her biri öyle tam bizlik ki. Karelerimizi renkli mutlu karelere çevirme garantili derim ;) Aynı şekilde çikolata soslu kalp anahtarlık da çok mu çok tatlı. Şahsen tabii ki bunu da sadece normal kullanımda değil, yine ig karelerinde de severek kullanacağıma çok eminim.
Çikolata soslu demişken, kendi çikolatamızı yaparken o çok sevdiğimiz kaşık şeklinde yapabilmemiz için eklenmiş silikon kaplar da mutfağa doğru yola çıktı bile :) Hem de yanında ona eşlik edecek ve kurabiye seti önlüğümle aşk yaşayacak olan yepyeni mutluluk önlüğü ile! Üstündeki mesajı (mutluluk ev yapımıdır) ve o benim çok sevdiğim şeritli deseniyle yine tam BiKutuMutluluk stili bi güzellik. Aynı desenin ‘gülümse’ mottolu kartı da o nokta işte beni yine mutlulukla gülümsetti :) Hem o yazı stilini hem deseni çok sevdiğim için çok beğendim, bu ayda.
Dehşet çikolatalı kareleriyle çikolatalı tarifleri ve mis gibi mutluluk-motivasyon kokulu yepyeni yazılarıyla BiMutluDergi de çikolatalarımızın eşliğindeki kahve saatlerinde keyfimizi taçlandıracak güzelliğiyle yine beni çok sevindirdi.
O zaman ben çikolata kesemi ve kartlarımı alıp keyif saatime, kendimi şımartmaya kaçıyorum. BiKutuMutluluk.com linkini de buraya bırakıyorum ;) xox
Meraklısına: Mart konseptinin adı bile beni inanılmazzzzz heyecanlandırdı, şimdiden dehşet meraklandım.... şöylemedi demeyin ;)

Monday, March 06, 2017

Moana..

Son dönem adını ve methini en çok duyduğum animasyondu kendisi ancak bendeki izlenimi ‘o kadar kaynağa, imkana rağmen bu mudur Moana?!’ oldu. Evet, ne yazık ki düşündüğüm kadar beğenmedim. Hatta sevdiğim animasyonlar genel listesine bile giremedi benim için.
Bi kere konusu hiç çekici ve yaratıcı gelmedi. Hatta başıma bir şey gelmeyecekse itiraf etmem gerekir ki saçma geldi. Oysa ki bu güne kadar her konuda vurucu senaryolar yazabilen Disney’den bunu beklemezdim. Artı, verilen fikrin çok ama çok fazla ve gereksiz şekilde, dolandırılarak anlatıldığını düşünüyorum. Bana bile öyle geldiyse küçükler nasıl anlayacak-algılayacak diye düşündüm. Bu bağlamda, verilmek istenen ana fikrin de çoook belirsiz kaldığını, hatta olup olmadığını bile düşündüm. O kadar yani.
Ayrıca şarkılar, hem melodi hem sözleri açısından da çok kötü geldi bana. Hiç sevemedim. Nasıl bi de müzik kategorisinde Oscar adaylığı almış, şaştım kaldım. Yani evet içinden geleni yap, özünü-kendini bul, özgür ol, güçlü ol denmeye çalışılmış. Orasını anladık. Ama zaten bir kadın kahramanı olması anlamında da bu daha en başından veriliyor. Ne konu ne şarkı sözleri çok manasızca üstüne bir şey katmamış, katamamış.
Hatta Maui karakterinin yalnızlığı yalap şap geçilmiş, tavuk ve domuz hiç sempatik olmamış, çok zorlama kılınmış, çok saçma ve manasız bir espritüellik yüklenmiş, sondaki TaKi ateş canavarı çocuklar için fazla korkutucu-ışıklı tasvir edilmiş geldi.
Son olarak filme dair tek beğendiğim şey, kızımızın bebeklik tipi oldu. Sıkıp sıkıştırasım geldi resmen. Bi de alışılmıştan farklı olarak (çok şükür ki) kızımızın beyaz olmaması ve etine dolgun olması, çırpı çırpı çizilmiş olmaması güzeldi. O da o kadar!

Saturday, March 04, 2017

Kubo and the Two Strings..

İlk kez bu sene Oscar’larda sadece bir tane en iyi animasyon adayı filmi izlemiş (Zootopia), dehşet beğenmiş, favorim olarak kabul etmiş ve kazandığına çok sevinmiştim. Ancak Moana gibi Kubo’nun da methini, ismini duymuş, çok da meraklanmıştım. Kısmet Oscar Gecesi sonrasınaymış. Her ne kadar kazanmadığını bilerek izlediysem de ne yazık ki kazanmayı hak etmediği kanaatine ulaştım! Çünkü her ne kadar origami bağlamında oldukça yaratıcı ve bayağı bir fantastik yapım olmuş olsa da beni kendine çekemedi. Hatta bir büyük olarak, bir çocuğun da çok sevemeyeceğini düşündürdü bana. Bi kere çocuk zihni için fazla katmanlı, katmanların da bağlantısının onlar için cezbedici cinsten olamayacağını düşündüm. Hele ki gayet üzücü bir olayla çocukları fazlasıyla negatif etkileyeceğine kanaat getirdim. Şahsen de yeğenlerimin izlemesini istemeyeceğim cinsten buldum.
SPOILER
Çocuğun, kendi öz dedesi tarafından gözünü kaybetmiş olması; teyzelerinin dehşet kötücül birer cadı karakter olarak sunulması aile ilişkileri açısından beni çok rahatsız etti. Çocukların olumsuz etkilenebileceğini düşündürdü.
SPOILER END
Ayrıca sonlara doğru çıkan yılan-ejderha tarzı yaratığı, özellikle ışıklı-parlak gözlerini, bir animasyon yaratımı olarak fazlasıyla ürkütücü buldum. Paso ‘yeğenim bunu izlerken kesin korkar, rüyasına gireceğini düşünür, endişe eder, hatta rüyasına girmesi de çok muhtemel’ diye düşündüm. O yüzden bence, size tavsiyem, küçük çocuğunuz, yeğeniniz için önceden sizin bir görüp değerlendirmeniz olacaktır.
Hem film, hem animasyon film olarak son kertede çok beğendiğimi, sevdiğimi, etkilendiğimi ne yazık ki söyleyemeyeceğim. Sevemedim. Çocuk çok tatlı olmasına, seslendirme muhteşem olmasına, origami sever biri olarak çok yaratıcı bulmama rağmen sevdiğim bir animasyon olarak kişisel sinema tarihime not edemediğimi itiraf etmeliyim. Tek hoşuma giden, tebessüm etmemi sağlayan, hoşlaştığım niteliği; bazı sahnelerde ana 3 karakter arasında geçen mini bakışmalar, esprili atışmalar, hafiften laf çarpmalar oldu. O anlar bayağı keyifli, çok gerçekimsi geldi. Ancak onlar dışında beni mutlu etmedi, ne yazık ki :(

Friday, March 03, 2017

Allied..

Allied’ın adını tabii ki baş rolde Brad amca olduğu için, bi de Oscar’da en iyi kostüme aday olduğu için duydum. Ancak gelin görün ki ne oyunculuk anlamında ahım şahım bi Brad arz-ı endam ediyor; ne de kostümler anlamında ağzımız açık bırakılıyor. Dolayısıyla da benim için tam bir hayal kırıklığı olarak vuku buluyor. Oysa ki Forrest Gump ve Cast Away gibi pek çok ünlü filmin babası olan Robert Zemeckis’in son filmi ve ben de az çok bi şekilde beğenirim filmlerini. Ancak Allied çok klişe, çok klasik bi film, bi ajan filmi olmuş, bence. Hiç oynayamamışlar, hoş oynayacak bi karakter de kurgulanmamış kanımca. Konu da inanılmaz sıradan olmuş. Kostümler ise nasıl Oscar’a aday olmuş dedirtecek kadar normal. Zaten kadın iki yerde (biri afişte olan) gayet normal güzellikte ve sade bir tuvalet giyiyor o kadar. Onun dışında, kanımca, kostüm olarak değerlendirilecek bir durum söz konusu bile değil. Bir MadMen bile dibine kadar o adaylığı daha çok hak ederdi, o kadar diyeyim.
Kısacası çok sıkıldığım; gelişimini, sonunu çok rahatlıkla tahmin edebildiğim; oyunculuğunu vasat bulduğum bir film oldu. Benden demesi. Ama yok, ben ajan filmi severim, Brad’in de hayranıyım derseniz, size kalmış derim ;)

Thursday, March 02, 2017

Passengers..

Geçtiğimiz Oscar’larda ‘best production design’ dalında olduğu için izlediğimi ve normalde, hem oyuncuları hem de afişinin bana verdiği his bağlamında çok hoşlaşacağımı düşünmediğim bir filmdi. Nitekim de öyle oldu. Eş deyişle, genel anlamda çok sevdiğim ve beğendiğim bir film olmadı. Öyle ki Gravity’den sonra uzayda geçen senaryoların çoğalacağı öngörülmüştü ve Hollywood da sağ olsun onu doyasıya yerine getirdi. Ancak kanımca, izleyebildiklerim çerçevesinde hiçbiri beni onun kadar sevdiremedi kendisine.
Passengers da öyle oldu. Öncelikle kızımızın hiç olmadığını düşünüyorum. Acayip eğreti durmuş, hiç de uymamış ve hiç de oynayamamış gibi geldi. Sen koskoca Oscarlı bi oyuncusun bu kadar mı olur dedirtti :) Çocuk da aslında hiç oynayamamış ama kızın yanında daha bi olmuş gibi durmuş. O kadar yani. Eğretilik diyince koscoca Dr. Masters’ın android barmen hali içimi sızlattı resmen! Ve ne yazık ki o da o karakter de fazlasıyla eğreti durmuş, hiç uymamış, hiç oturmamış. Castaway’de Wilson gibi ne o öyle ayol.
Konu da evet iyi hoştu, fazlasıyla fütüristikti ama tabii ki hiç olmayacak bir şeyi de ortaya koymuyor değildi. Öyle ki filmi izlediğim günün en önemli haberinin yeni keşfedilen 7 başka gezegen olması da çok manidar oldu! Ancak dünyamıza tam olarak ne olduğunun muallakta bırakılması pek olmamış gibi geldi. Az daha bi temele oturtulsaydı iyiydi. Sanki orası eksik gibi bi kalmış ne. Ama belki de dehşet uzak bi gelecekte geçtiği için onu tahmin edebilmenin zorluğu ve ne dense boş olma durumu nedeniyle o şekilde uygun görülmüştür.
Bu bağlamda filmin iyi yanları olarak oraya gidişin şekli, uzay gemisinin olanakları, kendi kendini tamir etme yeteneği ve hepsinden öte, bana Big Hero 6’teki balonumuzu hatırlatır nitelikteki, tıbbi yardım kapsülü olması, tüm bunların da gerçekten gerçekçi şekilde verilmesi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Dediğim gibi özellikle o tüm doktor-hastane vb. medikal camianın yerini alan mefhum inanılmazdı. Keşke bir an önce icat olsa. Bu filmde de benzerinin olması, şişme balon gibi, ise o yönde bir çalışma olduğunun en büyük kanıtı kanımca. Hadi bakalım inşallah. [Bknz. She filmi sonrası Siri’nin ve diktation özelliğinin gelişimi!; Bknz 2. Minority Report sonrası ipad benzeri camera roll’ların, dokunmatik ekranın ortaya çıkışı!]
Ipad diyince filmdeki hologramlı ipad benzeri alet beni benden etti. Hologramdan ziyade mükemmel dikte yapma olayı olağanüstü. İşte bana bu keşiflerle gelin ey teknoloji alemi. Hadi inşallah bir an önce, ben gitmeden kullanıma girer.
Bir de son olarak kızsal bir mevzuya girmem gerek ki o da Jennifer kızımızın havuz sahnelerinde kullandığı mayo-bikini hibridi kostüm. Aman Yarabbi ne kadar orijinal, ne kadar tarz, ne kadar güzel bir tasarım o öyle. Öldüm bittim bayıldımmm. Meğer Melissa Odabash adlı bir modacının tasarımı imiş ve Zuma Swimsuit adıyla $266 fiyat etiketinden satıştaymış!! İsteyene duyurulur. Ben biraz daha indirimi beklesem fena olmaz ;) Bu çerçevede küçük bir dipnot daha eklemek istiyorum ki o da esaslı havuz sahnesinin güzelliği. Zaten normalde uzaya doğru yüzmenin keyfi tahayyül edilecek gibi değil, inanılmaz muhteşemdi. Ancak bir o yerçekimi kaybolunca olanların çekimi gerçekten muhteşem olmuştu. İzlerseniz aklınızda olsun, göreceksiniz.
Sonuç olarak uzay temalı yeni dönem dramları sevdiyseniz ve çok fazla bir şey beklemiyorsanız bi bakın derim. Hem hiç olmadı, yüz yıllar bin yüz yıllar sonrada sosya ekonomik eşitsizliğin, 1. Sınıf-2.Sınıf ayrımının var olduğuna şahitlik edersiniz! Hadi öptüm kaçtım ben ;)

Monday, February 27, 2017