Wednesday, February 22, 2017

The Salesman.. / Forušande.. / Le Client..

Yabancı dilde en iyi film adayı olan The Salesman, İran’ın bu seneki Oscar adayı oldu. Ve çokça konuşulan, ne zamandır beklediğim ve deli merak ettiğim bir filmdi. Beklediğini buldun mu derseniz, evet iyi bir filmdi ancak daha çarpıcı bir şey bekliyordum sanırım, o kadar delirtmedi cevabını vermem daha doğru olur.
İçimi burkan ve içime oturan detaylarının dışında filme dair söyleyebileceğim diğer hususların, çok iyi oyunculuğu ve gerçekçiliği olduğunu belirtmeliyim. Gerçekten nice Hollywood yıldızına, Avrupa festival filmlerinin ustalarının oyunculuğuna taş çıkartacak kadar gerçekçi ve iyiydiler. Konusu da gerçekten çok düşündürücü ve insanı, daha doğru ifadeyle sanırım, insanoğlunu zorlayan nitelikteydi. Sürekli kendi zihnimde sorgulattı, doludan aldı boşa, boştan aldı doluya koydurttu durdu. Hele ki bir son yarım saati vardı ki sormayın gitsin. Gerçekten inanılmaz bir gerilim ve stres yarattı. Resmen ekrana doğru adama, ‘sakın ha sakın ha’ derken buldum kendimi! Gittim gittim geldim, inanılmaz gerildim, hatta bir ara, yine itiraf ediyorum ki o gerilime dayanamayıp sesini kıstım!
İşte bu da sanırım filmin ne kadar gerçekçi olduğunun kendi çapımdaki en büyük kanıtı. Bunun dışında, sanırım fazla fazla beklentiye soktukları için farklı bir şeyler daha aradığım için full anlamda beni çarpmasa da farklı kültürden olan iyi bir filmi, hem de iyi oyunculuğa, sorgulatan konuya ve etkileyiciliğe sahip olması noktasında izleyebilme şansını yakalamış oluyorsunuz.

Tiny Beautiful Things: Advice on Love and Life from Dear Sugar / Cheryl Strayed..


Hani bizim meşhur Güzin Abla köşemiz vardır ya bu kitap da, Wild kitabı ve oradaki biyografik hikayesi ile dünyaca ünlenen Cheryl Strayed’in, Dear Sugar takma adıyla, kendini gizleyerek, The Rumpus adlı internet sitesine gelen mektupları cevapladığı ve tavsiyeler verdiği yazılarından bir seçki olarak karşımıza çıkıyor.
Kendisi bir psikolog olmasa da yaşadığı zorlu hayatın ona kazandırdığı tecrübeler ışığında, kanımca, oldukça yere basan, yerinde tavsiyeler veriyor. Öyle ki, kitapta da ifade ettiği gibi, daha önce de, aynı şekilde, onun yaşadığı kötü tecrübelere maruz kalan gençlere zaman zaman okullarda vb. gönüllü danışmanlık görevinde de bulunmuş. Zira ilgili köşeyi de hiçbir karşılık almadan, ihtiyacı olmasına rağmen sadece yardım edebilmiş olabilme umuduyla yazmış.
Bazı konular, kültürel olarak belki bizim toplumumuza uymuyor olabilir ancak ben bilmesem de hem bizde hem başka ülkelerde, birebir olmasa da benzer durumlarla karşılaşan kişilerin olduğunu düşünüyorum. O yüzden de çok yardımcı nitelik taşıdığı, taşıyacağı kanısındayım. Bazı anlatılan konular dehşet hüzünlü olduğu için, üzülerek itiraf ediyorum ki, detaylarını atlayarak okudum. Çünkü gerçekten içimi kaldıran nitelikteydi. Çok üzüldüm ve içime oturdu. Allah yardımcıları olsun diye dua ettim.
Onun dışın da, ben de yazarımızı, dediğim gibi Wild kitabı ile tanıdım. O kitaba da çok aşık olmadıysam da dilini, yazımını, anlatım tarzını, yaşadıklarına dair bakış açısını beğendiğim için diğer kitaplarını okumak istediydim. Ne zamandır da listemdeydi. Neyse ki geçen yaz bir kütüphanenin indirim standında karşılaşınca hemen atladıydım. İyi ki de öyle olmuş. Çünkü altta da birçoğunu paylaşmaya çalıştığım gibi, gerçekten de yaşama dair çok iyi tespitlere sahip olduğu kanısındayım.
Sonuç olarak tavsiye niteliği taşıyan, farklı gerçek yaşam öykülerine dayandırılan bir nevi kişisel gelişim-yardım kitaplarını, bu tarz köşe yazılarını vb. okumayı seviyorsanız seveceğinizi, beğenerek okuyacağınızı düşünüyorum. Ya da hiç olmadı Cheryl teyzenin yazım tarzına da bir göz atmış olursunuz derim ;)
The essential work of literary art: they make us more human than we were before. We need books, because we are all, in the private kingdom of our hearts, desperate for the company of a wise, true friend. Someone who isn’t embarrassed by our emotions, or her own, who recognizes that life is short and that all we have to offer, in the end, is love.
pp. 8-9.
Your light. The one that goes blink, blink, blink inside your chest when you know what you’re doing is right.
p. 33.
I record my life copiously and artfully in my journals.
p. 56.
It’s essentially mental self-discipline. I’m not suggesting one deny negative emotions, but rather that you accept them and move through them by embracing the power we have to keep from wallowing in emotions that don’t deserve us well.
p. 114.
I hope when people ask what you’re going to do with your … degree you’ll say: Carry it with me, as I do everything that matters.
p. 134.
By stepping aside, they’ve done you a favor. Because what you’ve got left after the fools have departed are the old souls and the true hearts. Those are the über-cool sparkle rocket mind-blowers we’re after. Those are the people worthy of your love.
p. 155.
Most of those things will have to do with forgiveness.
p. 351.
Sometimes you'll hold on really hard and realize there is no choice but to let go.
Acceptance is a small, quiet room.
pp. 351-352.

Tuesday, February 21, 2017

FikriMühim - Breathe Right Lavanta kampanyası..

Öncelikle markanın hakkını teslim etmem gerekir ki, bu güne kadar FikriMühim’den gelen kampanya paketleri içerisinde en derli toplu ve kullanışlı bir kutu gelen ürün oldu Breathe Right kutusu. Hem lavantalı olması anlamında mor olan rengi, hem ürünlerin gerçekten inanılmaz bol bir şekilde yer alması, hem de ekstradan çok cici ve güzel bir uyku bandı sürpriziyle bir hediyeye sahip olması ile gerçekten çok iyiydi. Özellikle kutunun ebadı, kullanışlılığı, kapaklı olması gibi nitelikleri, sonradan kullanım potansiyeline sahip olması nedeniyle beni çok mutlu etti.
Ürünün kendisine dair yoruma geçecek olursam: Babamın çok fazla burun tıkanması sorunu olduğu için onun fikri en mühimiydi. O da çok memnun kaldığını iletti. Kokusunun çok yoğun olmamasını, hafif olmasını, rahatsız edici olmamasını çok sevdiğini; burun tıkanıklığını açması açısından da etkin bulduğunu ve burnunu-nefesini rahatlattığını da ekledi.
Ayrıca ürünün ilaç içermeyen özelliği, benim en çok dikkatimi çeken ve takdir ettiğim yönü oldu. Öyle ki bu tip, bir nevi hafif sıkıntılarda bol kimyasal ve ilaç yüklü çözümleri hiç sevmiyorum ve çok kızıyorum. O açıdan beni mutlu etti, Breathe Right. Diğer yandan sadece burun tıkanıklığı değil, rahat bir uyku için de kullanılabilir olması da benim adıma öne çıkan önemli bir özellik oldu. Bunun da vurgulamadan geçmek istemedim.
Bunun dışında belirtmek istediğim bir diğer nokta ise çevreme vermem için ilettikleri denemelerin, bir yerine ikili olması ve çok kullanışlı mini bir cep zarf içinde hazırlanmış olarak gönderilmesi oldu. Ayrıca hem kişisel kullanım, hem dağıtım için gerçekten cömert bir miktar da iletilmesi de çok memnun ediciydi. Bunlar çok küçük detaylar ancak çok büyük etkisi olan hususlar. O açıdan da bunu düşünen her kimin pazarlama iletişimi grubu ise, FikriMühim ya da markanın kendisi, takdir ettiğimi de belirtmeliyim.

A Man Called Ove (En man som heter Ove)..

Çok ama çok tatlı, çok güzel, çok keyifli, çok iyi filmdi. Kesinlikle ama kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim. Ben uzun süredir böyle keyifli bir film izlememiştim. Aslına bakarsanız en sonuncusun ne zaman olduğunu dahi hatırlamadığım kadar çok bir zamandır bir kara komedi-dram izlememiştim. Hele ki böyle bir filmin bir Kuzey Avrupa yapımı olması beni çok şaşırttı. Daha izlemediğim 3 film var ancak şimdilik benim ‘en iyi yabancı film’ adayım kesinlikle A Man Called Ove oldu.
Sanırım üniversitedeki ilk senemdi, Salaklar Sofrası diye Fransız bir film izlemiştim. O zamanlar hiç ayırt etmeden, sinemaya gelen tüm filmleri izlerdim (hoş şimdi de bi farkı yok :) ). Ve hiç konusunu monusunu bilmeden girip izlemiş ve dehşet eğlenmiştim. O en son izlediğim, en azından hatırımda kalacak kadar iyi olan son kara mizah örneğiydi. O kadar gülmüş, o kadar eğlenmiştim ki böyle ellerime salonun yerlerine vura vura güldüğümü çok net hatırlıyorum. Olur da hani bir mucize eseri bulabilirseniz kesinlikleee izleyin derim.
İşte o film gibi bunda da çok keyiflendim. O kadar yerlere vura vura gülmedim (çünkü bunda çok tadında bir hüzün de vardı), ancak gecenin bi yarısı kendimi tuta tuta, kikir kikir güldüm, kahkaha attım :)
Dediğim gibi çok yerinde, tozunda bırakılan bir dramı vardı. Bir kere konu edilen erkek karakterin yaşadıkları, hali, o sinirinin altındaki hüzünlü yalnızlık o kadar iç burkucuydu ki. Ancak en enteresanı, öyle bir karakterin, böyle bir konunun, beni çok şaşırtan şekilde, o meşhur ‘gelişmiş’ Avrupa, hatta Kuzey Avrupa ülkelerinden birinde geçiyor olması idi. Hatta demek ki, sinema yaşamın yansımasıdır ilkesi doğrultusunda bakacak olursak, öyle yaygın ki bir filme konu olacak kadar diye düşünmeme ve şaşırmama sebep oldu. Hatta hatta, adamın halinin yanı sıra o filmin son yarım saatinde ortaya konan geçmişteki olay, spoiler vermemek için hiç girmiyorum, beni gerçekten çok şaşırttı. Dediğim gibi nedense öyle bir imajları var ki, bırakın şimdiyi, geçmişte de o ülkelerde öyle şeyler olmazmış gibi geldiği için çok garipsedim, şaşırdım kaldım. Tabii o noktada adama bir kez daha aşık oldum! (nedenini, beni bilenler, izleyince çok net anlayacak ;) )
Sonra filmde, göçmen olayına girmeleri ve yaşamlarındaki değişimin işlenmesi de çok manidardı. Helal dedirtti. He bi daha çocuklarıyla yayılmacı ve gürültücü halleri de çok bizdendi :) Bu arada adamın kediyle olan imtihanına geberdim gülmekten. Bayıldımmm. Zaten kedi olay güzeldi. Beni mahvetti :) Ayrıca ana konu ve ardındaki esas konu dışında o pek ‘modern’ Avrupa ülkelerinde de, Ove’cuğumuzun tanımladığı gibi beyaz gömleklilerin olması, o yaptıkları utanmazlıklar, köpeği olan kadının yaptıkları, siteye sürekli arabayla girmeler falan ‘aha demek ki onlarda da varmış abi’ dedirtti :)
Kısacası o tam göz yaşlarına boğacak kadar hüzünlendirdiği anda öyle bir olay ile ya da bir cümleyle bir anda kahkahaya boğan anları, ve bunların her seferinde aynı keyifle kurgulanmış, işlenmiş yapısıyla ben bu filmi çok beğendim. İşlediği konunun evrenselliği bağlamında her kesime, ülke insanına dokunabilmesi de takdire şayandı. Azıcık spoiler olacak ancak en sonda o hep ucuna ucuna getirip göz çeperlerimizin, döktürmediği göz yaşlarına yol vermiş olsa da izlenmeyi hak ediyor kanımca.

Monday, February 20, 2017

Silence..

Evet yönetmen Martin Scorsese, evet çok acılı ve pek bilinmeyen bir konuya (en azından ben duymamıştım, itiraf ediyorum) değinmiş, evet bakış açıcısı çok zor olan bir konuya çok incelikle, özenle, iyi bir şekilde değinmiş, evet sinematografik açıdan gerçekten çok başarılı, hatta bu alanda Oscar adayı ve bence alırsa da çok hak edilmiş bir ödül olur, kaldı ki benim de o kategorideki adayım olacak kadar iyi bir sinematografiye sahip, evet benim anlamadığım başka sinemasal çekim başarıları ve alt metinleri kesin vardır, evet çekim anlamında yine bu paralelde gerçekten o zamanlardan kalma hissini çok iyi veriyor, çok zor yerlerde nasıl çektiler dedirtecek kadar gerçekçi çekimlere, sahnelere, karelere imza atılmış... ve daha benzerleri.. ancak, başıma bir şey gelmeyecekse ifade ediyorum ki ben sevmedim :( bana göre değildi. 
Çok istedim beğenmek, zorladım ancak bi türlü içine giremedim, kendimi kaptıramadım. Hatta yine işkence sahnelerinde bakamadım. Bir de benim için, aslında en başta söylemem gereken çok büyük bir handikabı oldu ki o da, baş rollerdeki iki oyuncuyu da daha yeni, bambaşka iki filmde izlemiş olmam. Hem Rodrigo karakterini, daha geçen gün Hacksaw Ridge'te benzer acılara maruz bir karakterde, hem de öbür amcayı Paterson'da bikaç gün önce izledim. O yüzden karakterler bazında, gerçekçilik ve oyunculuk anlamında beni çok zorladı. İrite bile etti diyebilirim. Zira film üç saate yakın sürdüğü ve karakterlerin tipleri, survivor misali fiziksel değişime uğradı da o histen uzaklaşabildim. Keşke aynı döneme gelmeseymiş tüm bu filmler.
Neyse efendim çok uzun, çok ağır, yavaş bir film izlemeye varım derseniz, yönetmenin takipçisiyseniz, din-felsefe temelli filmleri seviyorsanız bakabilirsiniz. Aksi halde sizi çokça zorlayacağını ve hayranlarından çok özür dileyerek, sizi sıkabileceğini söylemem gerek.

Tuesday, February 14, 2017

20th Century Women..

Kanımca bazı filmler vardır, aslında öyle alışıldık blockbuster filmlerden olmasa da, kendi halinde bir yapım olsa da, onları ya çok seversiniz, ya da hiç beğenmezsiniz. Arası yoktur. Örnek vermek gerekirse, 2002 yılının ‘Adaptation’ı. İzleyenlerin bıçak gibi ortadan ikiye ayrıldıkları kanışımdayım; hatta öyle olduğunu bizzat çevremde gözlemlemiştim. Bi grup ‘ya nasıl seversiniz, ne manasız, ne saçma, hiçbir şey anlamıyor, hiçbir şey anlamdım’ dedi durdu; benim ve ablamın da yer aldığı bir grup da ‘aman yarabbi nasıl bi filmdi o, ne orijinal, ne yaratıcı, ne değişik, nasıl oldu ama dehşet beğendik’ dedik!
İşte bence 20th Century Women de o filmlerden biri. Kesinlikle genel geçer bir film değil, bi kere. Çok orijinal, çok yaratıcı. Hem konusu, hem  konuya bakış açısı, hem yaklaşımı, hem ortaya koyduğu argümanlar.. ve tabii ki kurgu, çekimi ile. Ah o çekimleri, o bugüne kadar hiç görmediğim, araya dipnotla sıkıştırılan gerçek yaşamdan video görüntüleri (tarihsel vb). Ben bir sinema-tv öğrencisi olsam ancak öyle bir yaratımı düşünebilirdim. Ve yine, ben bir sinema-tv öğrencisi olsam, o eklenti fikrini dehşet kıskanırdım! Gerçekten. İnanılmaz yaratıcı, özgün, alışılmış dışı güzel buldum. Çok hoşuma gitti. Helal dedim. Eğer yönetmense Mike amcaya, yok o değilse, kim olduğunu, o fikri kimin bulduğunu kesinlikle söylemeliler, zira takdiri hak ediyor, helal olsun. Bilip adını not etmek isterim. Çünkü kesin ileride çok büyük yapımlara imza atar.
Bu arada küçük mini minnacık bir not: film ‘en iyi orijinal senaryo’ dalında Oscar adayı! Korkarım favorim, başında belli! Tüm filmleri izlememe rağmen, hiç izlememiş olsam da kafadan verirdim kel adamı. Ben diyim size.
Mike (Miles) amca demişken; gerçekten yönetmenin kadın olmadığına çok şaşırdım. Kesinlikle bir kadın zihninden çıktığına emindim, neredeyse. Ancak sonra da şöyle düşündüm. Allah bilir Mike amcanın kendisidir, o filmdeki çocuk! Hiç olmadı onun da yaşamında baskın olan güçlü kadın karakterler olmuştur. Zira aksine düşünmek mümkün değil. Amcam feci bir kadın okuması yapmış. Çünkü hem kadınlara özgü konular, onlara erkek egemen toplumun dayatması, bakışı, normalleştirdiği anormallikler! bu kadar doğru ve iyi anlatılamazdı.
Diğer yandan filme dair altını çizmek istediğim iki noktadan biri; renkler ve estetik. Zaten bir kadın temelli filmde olmasaydılar çok büyük eksik olurdu. Öyle güzel renkler, renk uyumları (bknz. Frances Ha filminde tanıdığımız kızımızın mor şortuna eşlik eden zümrüt yeşili külotlu çoraplar! İnanılmaz ötesi güzeldi) ve karelerdeki estetik objeler (bknz 1. annemizin yatak odasındaki muhteşem kitap okuma sahnesinde, çalışma masası ve tuvalet masasının üzerinde gözümüze ilişen objelerin estetik güzelliği; bknz 2. Jimmy Carter’ın tv sahnesinde salonda oturulurken ortama eşlik eden çiçek vazoları) beni benden aldı götürdü.
Bu arada, filmde hem yukarıdan kıskandığımı belirttiğim dipnotlu video sahnelerindeki (ki özellikle Jimmy Carter’ın konuşmasında yer alan) ifadeler ile birebir kitaplardan okuma yapılarak iletilen metinler inanılmaz vurucu, etkili ve düşündürücü idi. Şahsen ben sırf o sahneler için bir daha izlerim. Hatta keşke o sahneleri tekrar tekrar izleyebileceğimiz mini videolar olsa İnstagram’da falan yayınlasalar diye ümit ediyorum.
Meraklısına: Bu düşününce bi check ettim, filmin Twitter hesabında bazı sahneleri mini video-gif vb. yapmışlar. Bi göz atmak isterseniz: https://twitter.com/20thCentWomen/
Video demişken; fotoğrafçı kızımızın kendine dair hazırladığı fotoğraf kareleri konsepti, inanılmaz hoşuma gitti. Çok doğru ve tam yerinde olmuş. Çok yaratıcı. Hele ki tam da tüketim toplumunun göbeğinde, imaj çağının başlangıcı bir dönemin ifade bulduğu bu film konsepti dahilinde, olaya resmen cuk oturmuş. Kanımca şu an bile çok geçerli, her birimiz için. Aynı konseptle benzerliği paralelinde çocuğun, annesi için anlatırken kullandığı sahip olunan objeler-markalar ve onlara yüklenen anlamlar da inanılmaz yerinde ve harika olmuş. Hatta Twitter hesaplarında buldum o kareyi ;) ...👉
video
Bi de anne karakterin sürekli, her tanıştığını eve yemeğe çağırma huyu da pek bi hoştu :) İlahi kadın, güldürdün beni tüm film. Pek orijinalsin vesselam :)
Ayrıca yönetmen bağlamında dile getirdiğim gibi, öyle güçlü kadın karakterler arasında kalan çocuk üzerinden ortaya konan erkek karakter de bence çok iyi. Yaşadığı dilemmalar çok düşündürücü. Hem aslında olabileceği (ve bence öyle de olurdu) erkek model ile annenin bile bilinçsizce ona dayatılan erkek egemen toplum öğretisi nedeniyle çocuğunda olmasını isteyip istemediği bilgi bombardımanı (tabii ki kadına, güçlü kadına, kadına değer vermeye dair) dahilindeki klasik erkek model arasında kalışı ve klasiğin şapşal anlamsızlığının onun bile farkına varışı..
Bir de bahsetmeden geçemeyeceğim erkek karakterimiz! Hiç o bıyıklı tipten hoşlanmasam da, favorim olan saç modeline sahip oluşu, spiritüel yanı, şampuanını bile kendi yapışındaki organik tarafı, müzik seçimi, giyinişi ve tabii ki yaş aralığı ile işte tam benlik dediğim bir erkek karakter olarak, film boyunca, göz zevkim adına arz-ı endam etmesi pek mesut etti :) Ah keşke onların türü tükenmeseydi. Ancak buralarda zaten hiç olmadıydı, artık daha da olmaz :( (Bi kere bi denk gelmişti, hadi hakkını yemeyim, buradan da kişisel tarihimdeki yerine selam olsun D&R Serkan’a :) Bu arada yazınca aklıma geldi, şaka gibi ama, o da 9 Eylül sinema-fotoğraf öğrencisi idi! Tesadüfe gel!!!)
Sonuç olarak lise dönemi, üniversite sonrası dönemi ve çocuklu-bekar orta yaş üzeri dönemi üzerinden, bir kadının, tam bir 20. yüz yıl kadınını tanımlayabilecek en baba (hadi ana olsun, konsept gereği ;) ) üç kadın figür üzerinden ‘kadın’ kavramını ortaya koyan, ya seveceğiniz ya nefret edeceğiniz kanaatinde olduğum; ancak benim delicesine beğendiğim, şöyle dolu dolu, içi dışı altı üstü bi dolu bir film izlememiş olma eksikliğini doyasıya dolduran çok iyi bir film derim. Hele ki benim kafamdan olduğunuzu düşünüyorsanız kesin izleyin, bayılacaksınız. Ne bileyim işte, ben bayağı beğendim. Belki de bu aralar feministliğim üstümde, ondandır ;) #girlpower

Sunday, February 12, 2017

Loving..

Korkarım Hollywood, gerçek yaşamda yaşattıklarını film yapa yapa bitiremeyecekler o acıları. Ee zaten sene olmuş 2017, halen devam ettiklerine göre bi iki yüz yıl falan daha izleriz biz bu filmleri. Çünkü anlat anlat bitiremiyor, bitemiyor korkarım. Bu sefer de, daha öncekilerden farklı olarak (ya da varsa benim denk gelmediğim bir şekilde) evlilik teması, daha doğrusu zencilerle beyazların evlenmesinin yasak olmasının manasızlığı üzerine yapılmış. Yani yok böyle bir şey dedirten bir manasızlık, akılsızlık, ipe sapa gelmez argümanlar ile saçmalıklarını çok güzel bir şekilde ortaya koyuyor, filmleri.
Böylesi absürt bir engellemeye maruz kalan kitlenin ise Loving soyadlı öyle naif bir çift üzerinden anlatılması da vuruculuğu arttırıyor, kanımca. O kadar kendi halinde, sade, sevecen, tek dertleri birbirlerine olan sevgilerini, bir arada olma arzularını korumak olan çiftimiz ise gerçekten içten, çok gerçekçi. Zaten, filmin sonundaki notlardan da gerçek hayatta da öyle çiftler oldukları için böyle karakterlerin çizilmiş olduğu çok net anlaşılıyor.
Bir de gerçekçilik demişken şunu belirtmeden geçemeyeceğim. Öyle ki tüm film boyunca sürekli ‘ay şimdi bir şey olacak, ay şimdi yakalanacaklar’ diye sürekli bir stres hissediyorsunuz, doğru düzgün bi rahat edemiyorsunuz, diken üstündesiniz. Sonra birden bi ayıyorsunuz ki o hissin, o çiftin 10 seneden fazla bir şekilde, gerçekte, babasını yaşamış olduğunu algılıyorsunuz! Onların o sakin, sade, sessiz, sevgi dolu kişiliklerine, varlıklarına, sevgilerine, yaşamlarına, dünyalarına böyle bir gerginliğin yaşatılmış olmasına da bi posta üzülüyor, hayıflanıyorsunuz. Ee izleyici nezdinde böyle bir şeyi, hele ki o sade yaşamın kendisi kadar sade kurgusunda yapabilmiş olmak da filmin başarısı. O açıdan da tebriği hak ediyor, korkarım.
Sonuç olarak, zencilere yapılan zulümlerin anlatıldığı dönem filmlerini seviyorsanız, Loving, sessiz, sakin güzel bir uyarlaması. Ancak çok aksiyon, dolambaçlar, entrika istiyorsanız, bulamayacağınızı söyleyeyim şimdiden.
Bir de unutmadan, tüm bunlar 1958’lerde geçiyor! Şaka gibi.

Saturday, February 11, 2017

Hackshaw + Ridge..

Hemen baştan söylemeliyim ki tam bir klasik Amerikan savaş filmi. Dibine kadar Amerikan milliyetçiliği işlemiş, harika bir gerçek hikaye de güzelce kotarılabilmişse zaten daha farklısı düşünülemezdi. Savaşın ne menem bir şey olduğunun(olmadığının), savaş sahnelerinin olabildiğince gerçekliği ve uzunluğu ile arkadan dolanarak anlatılması yolu seçilmiş olsa da beni fazlasıyla rahatsız etti. Zaten filmini de kendisi gibi bulduğum bir mefhumun acıtıcılığı, ekrandan bile çok acıttı. Dediğim anlamın yaratılması adına fazlası yoğun ve uzun tutulan muharebe sahneleri nedeniyle aklıma hemen ‘Er Ryan’ı Kurtarmak’ geldi. Onda da o girişteki, yanlış hatırlamıyorsam 20 dakika süren çıkarma sahnesi beni benden almış, mahvetmişti. Hala aklıma geldiğinde o hissi hatırlayabiliyorum. Onu sinemada seyrettiğim için kafamı çevirmekten başka şansım yoktu, ancak üzülerek itiraf etmem gerekiyor ki bu filmi izlerken savaş sahnelerinde hiç bakamadım! Hatta yeri geldi, sesi dahi kısmak zorunda hissettim. Kısacası o sahneleri izlemedim de diyebiliriz! Ancak yapabileceğim bir şey yoktu, çünkü dayanılmazdı, ne midem ne aklım ne gözlerim alamazdı, alamadı da.
Diyeceğim o ödül sezonunun aday filmlerinden olmasa asla tercih etmeyeceğim bir türe ait olduğu için benim yorumum izlemeyin şeklinde. Ancak savaş filmi seviyorsanız bakın derim. Çünkü son teknolojinin de tüm efektsel yenilikleri kullanarak iyi bir çıkartılmış. Çocuk da güzel oynamış. Zaten oldukça da etkili bir gerçek yaşam öyküsüne sahip. Adamın yaşadıkları ve duruşu takdire şayan. Öyle ki duruşunu savunurken ona karşı duranların argümanlarının ne kadar sığ ve yersiz olduğu, mefhumun anlamsızlığını da çok güzel ortaya koyuyor. Bu arada adam harbiden neler yaşamış, o gece neler yapabilmiş ve nasıl hayatta kalabilmiş inanamıyorsunuz. Helal vallahi.
Neyse efendim durum budur. Olay savaş filmidir. Ve karar sizindir.

Wednesday, February 08, 2017

Fences..

Bu film neden senenin en iyi filmde Oscar adayı seçilmiş derseniz; benim aklıma sadece bir neden geliyor, o da beyaz Amerikalıların zencilere yaptıklarının, kör gözün parmağına sokulmadan dahi anlatılmış alt metin şeklinde geçilmiş olsa da yine bir ve ona bağlantılı birçok insanın hayatında ne büyük acılara sebep olduğunun bir nevi günah çıkartılması için derim. Zira kanaitimce sinemasal anlamda bana bir şey vermedi, bulamadım, göremedim. Hatta Denzel amcanın özellikle ilk yarım saatte beni benden eden yoğunluğunun azalmasına rağmen tüm film boyunca beni yiyip bitiren tiz ve yüksek ses tonu ile o hiç susmayan konuşması acayip rahatsız edici geldi. Bu kadar mı konuşulur be amca, resmen yetti canıma. Ki ben sırf diyaloglu filmleri dahi seven biriyim (Bknz. Before Sunset-Sunrise-Midnight üçlemesi). Ama bu öyle böyle değildi, adam beynimi yedi.
İkinci olarak ise oynadığı karakter beni sinir etti. Dövesim geldi. O kadın, film dahi olsa nasıl öyle bir adama tahammül edebilmiş, nasıl bir tekamüle gitmiş aklım almadı. Adamın kadına yaptıkları, söyledikleri, öz çocuklarına, özellikle küçük oğluna dedikleri-yaptıkları akıl alır gibi değil. Tamam onun yaşadıkları çok fena şeyler ancak karşısındakilerin de benzerlerine yaşamasına sebep olmayı mübah görmek bambaşka bir şey. Sanki gerçekmişçesine dehşet sinirlendirdi beni. Sürekli yaptıklarını tapması çok rahatsız ediciydi. Sadece kendi bastırmışlıklarını dikkate alıp, hak görüp yüzsüzce açıklaması; karşısındakinin de aynı arzulara sahip olabileceğini aklının ucuna bile getirmemiş olması; duyunca da umrunda olmaması; bildiğini, hakmışçasına yapmaya devam etmesi delirtti beni.
Bu arada kadının oyuncuğu çok ama çok iyiydi. Onu da atlamış olmayayım.
Neyse daha fazla demeyim, normal bir tv filminden öteye gitmediğini, yine zencilere dikte edilen yaşam tarzının acılarını sade ve naif bir aile yaşamı üzerinden ‘iyi’ bir şekilde ortaya koyan bir film izlemek isterseniz olur. Gerisi derseniz de çok şey beklemeyin derim.

Monday, February 06, 2017

Goddess Provisions ‘meditate + celebrate’ kutusu..

Kendime yılbaşı hediyesi yaptığım bir diğer cicim ise uzun zamandır yolunu gözlediğim Goddess Provisions aboneliğinin eski konseptlerinden ‘meditate + celebrate’ kutusu oldu. Yanlış hatırlamıyorsam Goddess Provisions’ı tanımama sebep olan kutu bu olmuştu. Eğer bu değilse bile çok beğenip sahip olmak istediğim ilk konseptleri kesinlikle bu idi. Öyle ki hem Goddess Provisions’ın genel konseptini çok iyi anlatıyor, hem de tam benim en sevdiğim-beğendiğim-sahip olmak istediğim objelerden oluşan bir kutu. 
Şöyle açıcak olursam, marka genellikle; spiritüel, yoga/meditasyon/çakralar vb. ilgi alanlarına sahip, organik-doğal ürünleri tercih eden, şifalı taşlar, soya mumları hastası, organik-sağlıklı atıştırmalıkları kullanan, malalar, mala tipi bileklikler, onlarla ilgili stillere sahip broş, patch vb. aksesuarları çok seven kişilere hitap eden bir yelpazeye sahip. Dolayısıyla her ay farklı da olsa konseptleri hep bu paralelde somutlaşıyor. [Bknz. Tüm çıkan ürünlerin ne olduğu, adı ve tanımlamaları için indeks kartı.]
Öyle ki ‘meditate + celebrate’ adlı bu sahip olduğum kutu da tam, tüm bunları çok güzel ve her şeyden önce, eksiklerim bazında benim aradığım-ihtiyaç duyduğum objeleri barındırıyor. Ve her birinden de inanılmaz memnun bıraktı beni. Öncelikle 100%Pure markası çok beğendiğim çok iyi bir organik markası olduğu ve lip gloos’um bittiği, organiğini bulamadığım için çok istediğim bir şeydi. Ve tam istediğim gibi inanılmaz memnun kaldım. Bakmayın öyle cırtlak pembe görünmesine, çok hafif bi canlı pembemsilik veriyor ve çok tatlı simli bir ışıltı. Hem çok da hoş ve hafif bir kokusu var.. Ve tüm bunları, tamamen bitkisel, doğal bir organik içerikle sağlaması da ‘madem yapılabiliryor, neden öyle kimyasalı tonla basıyorsunuz mi?!’ sorusunu hortlatıyor, yeniden zihnimde..
İkinci favorim bazındaysa; bilenler bilir bir mum düşkünüyüm ancak soya mumu olmayanların ne kadar zararlı olduğunu öğrendiğimden beri sırf soya mumu kullanıyorum, daha doğrusu bulabilirsem. Çünkü bırakın soya olanını bulmanın dehşet zorluğunu, kalitelisini, kokusu zevkime uyanını, güzelini ve tabii ki uygun fiyatlısını (ki parafinlilerin yanında çok çok pahalılar) bulmak inanılmaz zor. Bi de buna kişisel kullanım zevki-estetiğim tercihimde kapağı da olsun, camdan olsun, camı da güzel olsun diyince varın siz düşünün. O yüzden ne zamanki kutuda mum olduğunu, hele ki soya mumu olduğunu görünce gözlerim ışıldadı! Ve kullandığımda da gördüm ki bu güne kadar kullandığım ya da gördüğüm, soya olan ve olmayan tüm mumlar arasında kokusu en ama ennnn güzel mum çıktı. O minikliğine, tenekemsi kabına rağmen kokusuna aşık oldum. O kadar hoş, o kadar da hafif ve hiç ama hiç rahatsız etmeyen bir mum çıktı ki. Şimdi biterse nasıl bulacağım bi daha diye kara kara düşünüyorum.
Üçüncü aşkım ise pembe kuartz taş küresi oldu. Ne zamandır çok istiyordum. Öyle ki sahip olduğu pozitif enerji ve anlamı öğrendiğimden beri, gerçek bi pembe kuartzı aradım durdum. Ya ebatını ya şeklini beğenmedim durdum da. Ve kutuda olduğunu, hem de şöyle doygun bir boyuttaki versiyonunun olduğunu görünce inanamadım. İndeks kartta ‘hold your crystal sphere and whisper sweet words to yourself’ cümlesini okuduğumda ise ‘işte budur! Tam da ihtiyacım olan zamanda, ihtiyacım olan şey’ dedim ;)
Dolayısıyla dünyayı pozitif algılama ve hep pozitif şeyler düşünüp ona da pozitif enerji yollamak istemem paralelinde, küre gibi, aynı ama hizmet ettiği not edilen stresi azaltıcı organik sprey ve aromaterapi yağı dehşet denk geldi. Hele ki aşağıda görseliğini paylaştığım, motto kartıyla gelen aromaterapi yağının affirmation cümlesine bakar mısınız. Şaka gibi resmen. Beni duyup yapmışlar. Bu kadar mı zamanlama tutar. Böyle spiritüel bir kutunun, böylesi spiritüellikle hissedip tam olması ihtiyaç duyulan zamanımda karşıma çıkması.. :)
Aynı şekilde Merkür retrosu etkisinde kalan bana, hem de bu aralar broş pinlere takık birine böylesi tatlı ve amacına uygun bir obje. Bingo bingo..
Doğal atıştırmalık olarak, çok ama çok sevdiğim kaju fıstığının, hem da doğal ve organik halinin eklenmesi yüz puan benden. Çok da lezzetli çıktı. Tuzlu ve kavrulmuşundan daha daha çok sevdim diyebilirim. Hem bu markayı da çok tutar ve beğenirim.
Sonuç olarak 7 ürününün yedisiyle de beni çok tatmin etti. Sonrasındaki konseptlerini takip ettim, ediyorum ancak bu kadar iyisine denk gelmedim. Olur da eski kutuları indirimden falan gibi yeniden satışa sunarlarda bu kutuyu kaçırmayın derim.
Meraklısına: incelemek isterseniz ... http://www.goddessprovisions.com/

Sunday, February 05, 2017

Paterson..

Yönetmen Jim Jarmusch’un daha önce bir filmini izlediyseniz, zaten çok değişik ve garip bir film seyredeceğinizi bilirsiniz :) Nitekim amcam yine yanıltmamış bizi. Yine çok ama çok enteresan bir basitliğe/sadeliğe sahip, öyle ağır top bir konusu/senaryosu olmayan, sizi dehşet heyecanlandırmayan, meraklara gark etmeyen.. ancak filmin kendisi gibi garip bir şekilde, gözlerini böyle kocaman kocaman açıp izlediğiniz, kendinizi akışına kaptırıverdiğiniz, aynı 2013 yılında izlediğimiz [ve naçizane benim ‘gelmiş geçmiş en ama en orijinal vampir filmi’ olarak nitelendirdiğim] Only Lovers Left Alive filmi için dediğim gibi Paterson’da da bir BBG evi misali onların naïf yaşamını izliyormuşuz hissi uyanıyor. Yani o öylesine sadelik, naiflik, pozitif anlamdaki basitlik içerisinde akıp gidiyorsunuz.
Garipselik darken spoiler etiketi koyup bi paragraph açmak gerek, korkarım :)
SPOILER

  • Sahibine gıcık olan, hoş gıcıklık hissi karşılıksız kalmayan köpeğin, sırf adama uyuzluk olsun diye posta kutusu direğini yamultması.
  • Adamın, keşke çalsalar da kurtulsam modundaki cevapları.
  • Sürekli ikizlerin dolandığı bir semt.
  • Meksikalı olan diğer otobüs şoförü amcanın ailesine dair anlattıkları ve onları anlatış şekli.
  • Kadının dehşet bir sanatsal yeteneğe, estetik stile, tasarım becerisine rağmen; onu görmeyip kendine yeni yeni amaçlar koyup bambaşka hayallere kapılması.
  • Yine köpeğin, evin baş köşesinde oturması. Resmen hususi koltuğu, üzerinde kilimsel örtüleri, baş ucunda abajuru ile krallık kurması. 
  • Adamın, karışının üçlü elma sahipliğine rağmen, cep telefonu kullanmaması.
  • Aynı yaşamları gibi saf, sade, basit, huzurlu, kendine özgü, saf iyilik-sevgi dolu bir çift ilişkileri-aşkları olması. Aralarındaki aynı niteliklere sahip minik espriler, atışmalar. Gerçekten birbirlerinin ortaya koyduğu sanatsal çıktıları ilgiyle takip etmeleri, sevmeleri, beğenmeleri.
  • Aynı şekilde, yine aynı niteliklere sahip olan adamın şiirleri. Tüm o sadeliğine rağmen size sade huzurluluğu ile iyilikle kaplaması.

SPOILER END
Demem o ki tüm bu hiçliğine rağmen benim çok beğendiğim, yine deli original, çok tatlı bir film. Ne zekalar, ne yaratıcılıklar var. O saf sadelikten neler çıkarabilliyorlar. Kendi küresinde huzurdan başka bir şey aramayan ve kendi çapında yazarak-çizerek bi tutam estetikle, sanatsallıkla yaşabilmenin huzurunu muhafaza etmeye, bunla yetinen, yetinebilen bir yaşam, o yaşaı yaşayabilmek, yaşayabilmenin naïf iyiliği..
Sonuç olarak böyle bir konsepte hazırsanız, seviyorsanız izleyin. Yoksa hiç size göre değil demeliyim.

Saturday, February 04, 2017

BiKutuMutluluk kurabiye kutusu..

Kendisinin sürprizleriyle buluşmayı resmen tam altı ay beklediğim, pek sevgili BiKutuMutluluk Kurabiye kutumun, bu süre zarfında öğrenmeyim diye içindekiler paylaşımlarından köşe bucak kaçmama rağmen denk geldiğim ve geldiğimden beri de aşk yaşadığım motto kartı ile açılışı yapmak istiyorum. Zira dediğim gibi görür görmez vuruldum; renklerine, desenlerine ve motto dileğine.. o kadar tatlı, o kadar samimi ve mutluluk dolu ki şimdiden en favori ilk üçüme hemen girdi bile.
Her zaman için tasarımlarının hastası olduğum BiKutuMutluluk’un tüm objeleri gibi kurabiye kutusunun motto kartının dışında şeffaf etiketlerinin zarf deseni de beni benden etti. Bu kadar tatlı, bu kadar güzel olabilir mi. Bu bağlamda zarfın içinde beni karşılayan kavanoz etiketleri de bi harika.. öyle ki sadece kavanozlarda değil, şimdiden ayırdığım üzere instagram paylaşımlarımda mesaj-kelime kartı olarak da kullanılacakları bi gerçek :)
Aynı paralelde mutfağım yeni cicileri olarak yerleri alan önlük ve tutacak ise birbirine takım güzellikleri ile çok ama çok mutlu şekerler... İkisi de yumuşacık ve çok kullanışlı. Özellikle tutacak acacip şeker. Ve bence servis sunumlu IG kareleri için de biçilmiş kaftan desem :)
Ha birde o mutlulukları kullanarak yapacağım mutlu olacağı garanti kurabiyelerimde kullanmak için gönderilen öyle tatliş harf baskılar ve kurabiye şekerleri var ki inanamazsınız. [Haa bir de unutmadan, BiMutlu Dergi’nin mutlu mutlu kurabiye tarifleri ile de taçlandığını söylemeliyim ki, yeme de yanında yat cinsinden ;) ] Yeğenlerimle yapılacak kurabiye seanslarının en çok arananları olacağı kesin ;)
Veee yapılacak o musmutlu kurabiyeleri paketlemek için kullanılabilecek, inanılmaz tatlı desenlere sahip paketler ise ‘bir kurabiye günü için gerekli olabilecek her şey ama her şey düşünülmüş’ dedirtiyor. Hem o üzerlerindeki gülümseyen kız desenleri ile bence sadece kurabiyeler için değil, şeker ve çikolata sürprizleri için de kullanılabilir. Zira ben arada minik prens ve prenseslere öyle sürprizler yapmayı, hele ki cici cici paketleyerek verebilirsem çok mutlu oluyorum. Hep çocukluğumu, beni o şekilde o zamanlar mutlu edenleri, ettikleri anları hatırlatıyor. Çok seviniyorum.
Son olarak kurabiyeler sıcak sıcak fırında pişerken şöyle keyifli bir banyo yapıp yorgunluk atma keyfinin de l’occitane seti ile daha daha mutlu kılınmasının dahi düşünüldüğünü eklemeden geçemiyeceğim. Gerçekten tam bir set olarak acayip keyifli bir kutu idi, BiKutuMutluluk kurabiye..

Friday, February 03, 2017

BiKutuMutluluk gökkuşağı kutusu..


Vakti zamanında geldiğinden beri beni bekleyen ve benim de kavuşmamızın ardından kendimi tutarak, kendime yılbaşı hediyesi yapmak istediğim için yine bekleterek çok geç kavuştuğum BiKutuMutluluk Gökkuşağı kutum, tüm o beklenen aylara değecek güzelliğiyle beni çok mutlu etti.
Öyle ki ne zamandır kafamda olan ‘BiKutuMutluluk keşke tişört yapsa’ dileğimin gerçekleştiğini görmek süppperdi. Hem de öyle tatlı, öyle tarz bir tasarımla. Bi kere halihazırda mesajlı tişörtleri ve unicorn desenini çok sevdiğim için inanılmaz beğendimmm. Hem de öyle kaliteli, yumuşacık ve rahat ki, çok ama çok memnun kaldım. Hele ki ona eşlik eden rasta tokayı görünce gözlerim ışıldadı. Çünkü rasta konseptini çok seviyorum. Bileklik ve çanta aksesuar-ipi olarak da çok beğendiğim bu tasarımı, saç tokası olarak bulmak çok keyifli oldu.
Gelelim üçlü post-it setine. Hem de post-it olarak en çok kağıt ve desenli post-it’leri seven ve stoğu tükenmiş, ne zamandır da istediği gibi olanları bulamamış, dolayısıyla alamamış biri olarak çok bu minik sürprizin beni ne kadar sevindirdiğini söylememe gerek yok sanırım. Hem de gökkuşağı, bulut ve ev desenleriyle öyle sempatik ki.
Aynı sempatiklik bu ayın motto kartının şeker ötesi deseni ve renkleri ile bir o kadar güzel akordiyon çerçevesi için geçerli. Hem de motto kartlar için özel. Çünkü gerçekten bazen bikaçını bir arada odaya, motivasyon konsepti ile kullanası geliyor insanın.
Konsepte uygun gökkuşağı şekerleri ise, her ne kadar çok beklettiğim için :( mideme indiremesem de o mutlu detaylı desenleriyle beni mest etti. Ve şahsen instagram karelerimde kullanmak için paso kullandım :) Öyle tatlı, öyle şekerler ki, keşke hep olsa :)
O zaman ben cici kutumun dergisini okuyup kahvemi yudumlamaya geçiyorum, sizi de blogdaki diğer postlara bakmaya davet ediyorum desem ;)

Lion..

Gelelim bu yıl en iyi film Oscar adaylarından Lion’a.. tamamen gerçek bir yaşam öyküsünden, daha doğrusu öyküsünün anlatıldığı, kahramanın kendi kitabından uyarlanmış bir film..
Konu olarak çok hüzünlü, iç burkan ve filmin sonunda (spoiler değil, dont worry ;) ) yılda 80.000 çocuğun, sadece Hindistan’da aynı durumu yaşadığını öğrenince daha da içimizi burkan cinsten. Zira en sonda okuduğumda, gerçekten ağzım bi karış açık kaldı, çok üzüldüm.
Çocuğun yaşadıkları ve sonrasındaki hayatı inanılmaz ötesi. En sonda öğrendiğimiz gerçekler bağlamında gerçekten her şerde bir hayır olduğunun, her şeyin bi sebebi olduğu çok çarpıcı bir şekilde görüyoruz.
Ayrıca hikaye bağlamında dünyada ne kadar iyi insanlar olduğunu görüyor ve inanamıyorsunuz. Helal olsun vallahi.
Gelelim sinemasal açıdan yapıma; bir kez çok uzatılmış ve tv filmi tadında olmuş, kanımca. Nicole Kidman’ın oyunculuk bağlamında bir şey ortaya koymasını gerektirecek bir durum da olmamış vesselam. Yazık, oysa ki çok severim, beğenirim kendisini. Hintli çocuğumuz da önceki filmlerinden farklı bir karakteri oynamadığını, dolayısıyla bi Casey Affleck kadar oyunculuğunu konuşturmuş da diyemiyorsunuz. Ancak çocuğun şu olmadığını, ona verilenin, senaryonun-filmin ona müsade etmediğini düşünüyorum.
Tüm sebeplerden ötürü filmin, özellikle de en iyi filme aday olacak kadar bir sinematografik yapım olduğunu düşünemedim, beni wow’latmadı diyim :) Ancak aynı çocuğun yaşamına dair ifade ettiğim gibi, belki de bu film ve adaylığı sayesinde nice o durumdaki çocuğa bir fayda dokunur diye de düşünmedim değil.
Meraklısına: Bu arada Google Earth’ün amma cuk oturmuş reklamı olmuş. Teknoloji nelere kadir vallahi.

Thursday, February 02, 2017

BiKutuMutluluk günaydın kutusu..

Günaydın.. Günaydın.. Günaydın.. Tam bir gün aydın kutusuyla BiKutuMutluluk beni benden aldı, yeniden. Nasıl olmasın ki, kutuyu açar açmaz, bir BiKutuMutluluk fincanı sever biri olarak bu ayın günaydın bardağını görünce çok ama çoook sevindim. Bir önceki fincan için de demişti, bu bardak tasarımını çok seviyorum, çok kullanışlı ve hafif. Ağır ve ergonomik olmayan fincanları sevmeyen biri olarak buna o yüzden çoook sevindim.
Ona uygun 4’lü bardak altlıklarının tasarımı ise dehşet güzel; çapcanlı renkleri ve tatlı mı tatlı tasarımlarıyla çok güzeeell... aynı hisleri bu ayın motto kartı için de düşündüm. Zira hemen masamda karşıma yapıştırdım ve gördükçe beni tebessür ettirmesine bayıldım. Ve yine günaydın posteri için de düşünüyorum, hissediyorum. O üstündeki çizimler ve musmutlu mesaj-dilekleri çok mutlu edici güzel detaylar. Poster fikrine de tek kelimeyle bayıldım! Çünkü gerçekten insan güne başlarken, bu uyandığı an baktığı ilk duvar vb. olabilir ya da çalışma mekanına girerken gözüne çarpan ilk tablo olsun o an verilen pozitif motivasyon gerçekten işe yarıyor. En azından beni mutlu ediyor. Dolayısıyla da fikri çok sevdim.
Tasarımın ne kadar önemli olduğunun bir kanıtı da not defteri. Öyle ki çizgileri ve tik kutusu gerçekten çok kullanışlı. Zira ben iphone notlardan ziyade to do list app’ini çok sevmiş, pratik bulmuştum. Ancak bir türlü şu toptan elektroniğe transfer olma olayını yapamıyorum. Halen kalemle, kağıda not almayı (halen kitabı da kitaptan okumayı sevengillerden biri olarak) seviyor, tercih ediyorum. O yüzden tam o tasarımdaki deftere de bayıldım. Meğer öyle bir notluğa ne kadar ihtiyacım varmış. Kutum geldiğinden beri paso onu kullanıyorum.
Diğer bir BiKutuMutluluk sevincim ise su matarası oldu. Hem de BPA’sız matara. Öyle ki BiKutuMutluluk’un böyle organik tercihlerde bulunması inanılmaz sevindiriyor beni, bi harikasınızzz... Bir de ben geçen yazdan beri, öyle bir matara olduğu gördüğümden beri edinmeyi çok istiyordum. Çünkü en sağlıklısı cam olduğu için yanımda hep camdan suluk taşıyorum [bu arada favorim, yine edindiğimden beri sırf onu kullandığım, geçen sene limonata kutusundan çıkan BiKutuMutluluk cam mataram ;)], ancak bazen küçük bir çanta alındığında ya da başka şeylerle halihazırda ağırlaşmış bir çantam olduğunda onu sıkıştırmak zor oluyor, işte o günler için süper olmaya şimdiden favori. O yüzden bunun çıkmasına çok mutlu oldum ve çok beğendim.
Son olarak ise hem mataramda, hem fincanımda kullanabileceğim kışa özel 3 bitki çayım ve onu içerken okuyabileceğim yine pek keyifli BiMutluDergi’m ise keyfimi tam taçlandırıyor. Yine yeni yeniden kalbimden vuruluyorum..kalp kalp kalp..

Jackie..

Son dönemin en çok konuşulan, şahsım da dahil olmak üzere çokça beklenen, merak edilen filmi Jackie’yi izlemiş ve büyük bir hayal kırıklığı yaşamış bulunmaktayım efenim! Öyle ki Manchester By The Sea için dediğim oyunculuğun muhteşemliği bağlamında sizleyici olarak sizi geçirilen duygunun gramı bu filmde olmadı. Oysa ki oldukça önemli, etkili bir olayın en yakın kahramanının gerçek hikayesi söz konusu. Kızımızı çok sevmeme, beğenmeme ve gerçekten çok çabaladığımı düşünmeme, görmeme rağmen; olmamış, yapamamış ve koskoca hikaye, olay, fim heba olmuş.
Yani bu kadar sinematografik bir olayın, tabiri caizse bir moda şovuna dönüştürülmüş.
Jackie hanımın halihazırda moda tarihinin ikon giysileri arasına girmiş kıyafetlerinin sırayla arz-ı endam ettiği, o giysilerin kamuya ilk çıktığı anların sıra sıra gösterildiği, olaylar arasında aslında olmayan ilginin zorlama şekilde bağlantılandırıldığı hissenin ayyuka çıktığı ve bir nevi kadının, vakti zamanında göze batan şaşaasının aklanmaya çalışıldığı hissinin verildiği bir yapım olduğu kanaatindeyim. Hoş şahsen ben, kadının gerçekten çok güçlü bir karakter olduğunu düşünündüm. Zira 28 yaşında birinin öylesi zor bir pozisyonunu, çok da ayağı yere basan nedensel temellere oturtarak aldığı kararlarla ve uygulamalarla çok iyi doldurduğunu gördüm. Eğer doğru ise. Ve böylece de amacı olan, kocasının unutulup gitmesini, çok da iyi bir şekilde başarmış olduğunu düşünüyorum. Sonuçta ABD dışından biri olarak bile adamı, 4 yıllık başkanlığına rağmen tanıyoruz!
Özetle, her ödül sezonu filmi için dediğim şeyi tekrarlıyorum; tüm adayları izleme saplantılı iseniz zaten bakacaksınızdır, ancak pek bir şey beklemeyin. Yok saplantılı olmayangillerdenseniz de çok izlemeseniz de olabilecek olan bir film olduğunu not edin ;)

Wednesday, February 01, 2017

Manchester By The Sea..

Bazı filmler vardır, ona dair gördüğünüz ilk karede çok iyi olduğunu, tam sizlik olduğunu anlarsınız. İşte bu da öyle bir film. Daha adını gördüğümde aha dedim, sonra fragmanını açtım, ilk sekansta tamamdır bu dehşet bi film çıkıcak dedim. Ve başladım beklemeye. Sonuna kadar değdi, sonuna kadar doğru çıktı.
26 Şubat 2017 tarihinde belirlenecek olan Oscar Ödüllerinin, bu seneki en iyi film adaylarından bir diğeri olan Manchester By The Sea gerçekten çok iyi bir filmdi. Hidden Figures için dediğim oyuncuların karakterlerle uyumsuzluğu ve karakterleri (ve dolayısıyla da) hikayeyi bize geçirememe durumu, bu yapım için tam tersi şekilde geçerli. Öyle ki sanki gerçekten yaşanmışçasına (Allah herkesi korusun) sizi içine alıyor, çok ama çok hüzünlendiriyor, içinize oturtuyor. Adam için nasıl içiniz burkuluyor anlatamam. Sonra düşünüp onun rol yaptığına inanamıyorsunuz. Tipiyle, kurguladığı mizacıyla başta adamcağız, sonra çocuğundan gencine yaşlısına tüm karakterler, kanımca inanılmaz bir performans sergiliyor.
Böylesi hüzünlü bir öyküyü, öylesi az ve öz diyaloglar, dehşet yüz ifadeleri ve olağanüstü klasik müzik eserleri ile bezemişler ki ortaya inanılmaz bir yapım çıkıyor. Çoğu George Frederick Handel’in sonatları ancak öyle bir sahnede, hem de hiç beklemediğiniz bir anda katlarını yavaş yavaş açırak kendini aşikar eden bir sahnede, her şeyin sebebinin açığa çıktığı, size savunmasız bırakan ve kelimenin tam anlamıyla ekranın karşısında mahveden sahnede çalan, mutlaka daha önce bir yerlerde denk gelmiş olduğunuz inanılmaz hüzünlü bir melodi o sahneye eşlik ediyor ki…. duygu yoğunluğunuz o kadar artıyor ki… şahsen ben dayanamadığımı ve o etkiyi bi gıdım azaltma adına iki dakkalığına müziği kıstığı itiraf ediyorum! Ki çok ama çok güzel olan ancak o güzelliğiyle eşit derecede hüzünlü olan o melodiyi..
Adagio per Archi E Organo in Sol Minore adlı Tomaso Albinoni / Remo Giazotto imzalı..
[Dolayısıyla artık o melodiyi bu filmle eşleştirmiş oldum, zihnimde. Arrival'da da değindiğim gibi, ne yazık ki artık onu her duyduğumda, bu filmin o yürekler dolusu sahnesine gidip bir kez daha mahvolucam :/]
Bu noktada filmin size nasıl etkisi altına aldığını, oyunculuğundan müziğine ne kadar iyi olduğunu varın siz düşünün.. Sadece adam diyeceğim, sonra liseli olan karakter geliyor aklıma (ah o buzdolabi sahnesi mesela), kısacası ikisi de öyle bir oynuyor ki, öyle bir gerçekçi ki. Ama adam bir muhteşem. Mahvediyor size. O kadar iyi veriyor ki karakteri. Halen bu kadar cuk oturmasına ve duyguyu yansıtışına inanamıyorum.
Özetle dostlar, şu an için benim için açık ara en iyi filmdeki favorim bu film! Ve Casey Affleck de en iyi erkek oyuncu adayım. Kesinlikle izleyin.. tüm yaşatacağı hüzne ragmen..

Birchbox Limited Edition: New Naturals kutusu..

Birchbox Limited Edition: New Naturals özel kutusu ne zamandır istiyordum ve yıllardır özenle, damlaya damlaya biriktirdiğim Birch puanlarımla, 59lık kutuyu 20a alma becerisi gösterdim. Aferin bana :) Her biri tamamen organik kişisel bakım ve makyaj ürünlerinden oluşan bu kutu, normalde almaya kalkışılsa 215lık fiyatıyla dahi sonuna kadar hak eden bir yapıya sahip. Öyle ki her ne zaman azıcık organikten uzaklaşsam, öğrendiğim yeni bir bilgiyle ne kadar büyük zarar verdiklerini okuyup hemen geri dönüyorum. Alabildiğimi, ulaşabildiğimi, gücüm yeteni alıyor, yok olmuyorsa da hiç o tip bir ürünü kullanmamayı tercih ediyorum, etmeye çalışıyorum.
Öyle ki kutudan çıkan tüm ürünlerin içeriğinde; paraben, sülfat, petrokimyasallar ve fatalatlar* kullanılmamış.
* Fatalat esterleri yada basitçe fatalatlar birçok plastik ve tüketici ürününde kullanılan bir grup kimyasallardır. En yaygın şekilde kullanılan fatalatalara örnek vermek gerekirse DEHP (di(2-ethylhexyl)phthalate), DBP (dibutyl phthalate), BBP (butyl benzyl phthalate), DiNP ((di(iso-nonyl)phthalate) ve DiDP ((di(iso-decyl)phthalate) sayılabilir.
Hindistancevizi yağı, nar enzimleri ve E vitamini gibi yenilebilecek kadar iyi malzemelerden oluşturularak yapılmış. Kutudan çıkan ürünlerin her biri, benim ne zamandır ihtiyaç duyduğum makyaj malzemelerinden ve kişisel bakım ürünlerden oluşan, hem de biri hariç hepsi tam ürün boyunda olan parçalar olduğu için toplu almal çok ekonomik ve acayip pratik oldu. Bonus olarak da hiç bilmediğim ancak çok faydalı ve etkin olduğunu gördüğüm birkaç ürünle-markayla tanışmış oldum. Tabii ne zamandır almak istediğim kanvas, yazılı, orta boy makyaj çantasında da gözüm olduğu bir gerçekti :)
Her biri organik makyaj sektörünün önde gelen markalarının etiketini taşıyan ürünlere dair kısaca notlarımı ise şu şekilde paylaşabilmem mümkün:
One Love Organics® Gardenia + Tea Antioxidant Body Serum
Elimdeki organik body mist'in bir kez daha, hele ki daha yoğun olarak ne kadar zararlı olduğunu okuduğumdan, ancak kış dolayısıyla derimin feci kuruduğunu hissettiğimden beri çok istiyordum ve bu organik vücut serumu çıkınca dehşet sevindim. Ve inanılmaz memnun kaldım. Yağlı gibi görünse de hiç öyle değil. Çok ince serpişiyor tene ve hemen emiliyor. Sprey başlığı ise bugüne kadar hiç görmediğim bir tipte çıktı ve çok ama çoook kolay, pratik, tabiri caizse kullanıcı dostu. Çok ama çok iyi bir ürün.
EXO Supply Co. Pure Remover™ in Lavender
Gerçekten şaşırtıcı derecede çok iyi çıktı. Tanımında denildiği gibi, bi kere çok etkili. 3-4 kat sürdüğüm simli ojelerimi, hiçbir asetonun çıkaramadığı kadar rahatlıkla ve zedelemeden, o kadar kolay çıkardı ki gerçekten gözlerime inanamadım. Ayrıca sevmeme rağmen çoğu kez asetonların o keskin kokusuna karşın bu ürün hiç kokmadı. Oysa ki bitkisel yapısı nedeniyle yakından koklayınca çok hoş ve hafif bi lavanta kokusu var ancak hiç öyle odayı buram buram kokutmadı, dolayısıyla kokusuyla hiç rahatsız etmedi. Tırnaklarımı da hiç kurutmadı. Ancak dediğim gibi, her şeyden öte, organik olmasına rağmen bu kadar kolay, uğraştırmadan ojelerimi çıkartmasına (hem de organik olmayan, en az iki kat sürdüğüm ojeleri) çok şaşırdım, dehşet memnun kaldım.
Juice Beauty® Hydrating Mist
Gün içinde bi tazelenme hissetmek istediğinizde yüzünüze püskürtebileceğiniz bu ürün bi harika dostlar! Önce güldüm, yok dedim olmaz. Ancak harbiden çok iyi hissettiriyor ve cildinize bi canlılık getiriyor. Belki plasebo etkisidir ancak ben söylemeden, farkının görüldüğünü duyunca hiç de öyle olmadığını anladım. Hele ki organik diye gönül rahatlığıyla kullanmak o kadar muhteşem bi his ki. İşte bunu seviyorum.
rms beauty™ lip shine in Honest
Hafif pembemsiymiş gibi görünse de nude tarzı bir rengi olan bu parlatıcı rujun, benim adıma tek zor yanı parmakla sürülebilecek kullanımı oldu. Çünkü artık böyleleri zor geliyor. Ancak dudağımdaki duruşu, verdiği hafif renk ve çok tatlı ışıltı çok hoşuma gitti.
Au Naturale Cosmetics Organic Creme Highlighter Stick in Rose Gold
Ben daha pembemsi, şeftalimsi renkteki Mineral Fusion muadilini kullanıyordum. Ancak bu markanın çok methini duyduydum. Altın sarısı parlaklık etkili hafif bronzluk veren tonunu duyunca çok heyecanlandım. Ve evet çoook memnun kaldım. Hem hali hazırda kullandığım hem daha önce kullandığım muadillerden farklı olarak, gün içinde, organikliği veya benim yüzümü çok elleme bağladığım çabuk yok olma durumu da ekstra bir nitelik olarak, hiç olmadı. Öğlen sürdüm ve gece geç saate kadar hiçbir şey olmadı. Beyaz tenli olmama rağmen dd hiç abartı koyu durmadı. O pembe altın sarısı parlaklık ise tam denilen gibi oluyor ve inanılmaz güzel duruyor. Ve organikkkk.. daha ne olsun...
W3LL PEOPLE Expressionist Mascara
Bu markanın yumuşak göz kalemi kullandığım ilk organik göz kalemi idi ve muhteşemdi. Bi daha onun gibisini kullanmadım. Ne yazık ki buralarda olmayan bi marka. Zaten onunla da iki yaz idi sanırım, Birchbox'ın bir önceki organik set kutusu sayesinde tanışmıştım. O kutu da olaydı ancak bu daha da olay çıktı. O yüzden aynı markanın maskarası olması çok memnun etti. Ben pek maskara kullanmam ancak elimde de olsun diye edinmek istiyordum. Çok iyi sürebilen biri değilim ancak az etkili de olsa, göz için olan bir üründe tek derdim organikliği olduğu için benim adıma yeterli oldu.
Tata Harper Resurfacing Mask - Sample-size
Kutunun tek deneme boyu ürünü olmasına rağmen bence gayette yeterli. Öyle ki kanımca en az on denemelik çıkar. Çok rahat uyguladım maskeyi. Hiç su ile ya da başka bir şeyle karıştırılmaya gerek duymaması çok iyi. Ellerimi berbat etmeden de çok pratik sürüverdim. Genelde maske yapımca bir anda kurutur ve nemlendiriciye ihtiyaç duyar cildim. Bunla hiç öyle olmadı. Hatta hiç krem sürmedim. Kutudan çıkan mist'i, sırf bişi sürmüş olmak için kullandım o kadar. Çok memnun kaldım yorumunu rahatlıkla yazabilirim.
ILIA Beauty Lip Gloss in Peek A Boo
Nude görünce biraz uzak durdum, zira pek sevmem ve kullanmam. Ancak sürünce inanamadım. Direkt dudağımın rengini alıp ıpışıl bir görünüm verdi. Bayıldım resmen.
Dogeared Lil’ Zip Pouch
Bilen bilir kanvas kumaştan her türlü çantanın hastasıyımdır. Dolayısıyla bunu da görünce vuruldum! Muadillerinden ne zamandır görüyor anca tekil olarak paraya kıyamıyordum. Bunun da kutuda olduğunu görünce alım kararımı vermem kesinleşti :) Çantanın boyu o kadar iyi ki. Bu kadar ürünün hepsini, kutudan çıkanlarım tamamını içine alıyor. Bazı boyu kadar olmasına rağmen. Ve geriye de bi o kadar yeri kalıyor! Bence çok önemli bir detay olarak fermuarı da çok iyi, hiç takılmıyor. Çok iyi çoook.

Tuesday, January 31, 2017

Hidden Figures..

26 Şubat 2017 tarihinde belirlenecek olan Oscar Ödüllerinin, bu seneki en iyi film adaylarından biri olan Hidden Figures, iyi olmasına iyi bir filmdi ancak kanımca bu adaylığı hak edecek kadar değildi. Evet yine, en azından benim için, Oscar adaylığı sayesinde bilmediğim bir şeyleri öğrenmiş oldum. Aksi halde belki de izlemeyecek ve böylece o dehşet zeki kadınların varlığından, yaşadıklarından, başardıklarından haberdar olamayacaktım. O açıdan tamamdır, sırf bunun için de bakılabilir.
Ancak sinemasal açıdan ben istediğimi bulamadım. Bir kez oyuncular, nedense, ço enteresan ve beklenmedik bir şekilde, hiç karakterlere oturmamıştı. Bir türlü kadınları da adamları da o karakterlerle bütünleştirip filmin içine giremedim. Çok eğreeti durmuşlardı. Belki gerçekteki hallerine uyanlar onlar olduğu için seçilmişlerdir ancak bu kadar mı oynayamazlar.
Diğer yandan tam olarak etki ettikleri bilimsel (yoksa matematiksel mi demeliyim) bir başarının şöyle bütünsel olarak ortaya konduğu düşünmüyorum. O da filmi amaçsız, sonuçsuz bırakıyor kanımca. Evet dehşet zekiler, çok kıskanıyorsunuz, iyi bari o kadar zekilikleri harcanmamış, amcamız sayesinde bir nebze olsun diğerlerinden daha bi itibar görmüşler diyorsunuz, uçlu kalemin ortaya çıkışı gibi minik anekdotlarla tebessüm ediyorsunuz ancak o kadar. Tarihsel ilerlemeyi de tam kavratamıyor, olayları silip silik anlatıyor, ya da daha doğrusu ‘ay çok mu anlatsam, yok ucundan mı versem’ derken sizi havada asılı bırakıveriyor.
Sonuç nedir derseniz; ödül sezonunun tüm adaylarını izlemek isteyengillerdenseniz eli mahkum bakıcaksınız; yok değilseniz izlemezseniz de bir şey kaybetmezsiniz. Matematiksel denklemlerden hoşlanıyorsanız ise bayağı size bilmece dolu keyifli bir seyirlik olur derim ;)

Monday, January 30, 2017

Yes, Please / Amy Poehler..

Tam da beklediğim gibi popüler bir kitabın, popüler sonu oldu. Öyle ki tamamen ticari amaçlarla yazılmış olduğu çok belli. Oysa ki benim, ilk çıktığı dönemde yazılan yorumlar bağlamında endindiğim intibam komik, keyifli ve oradan buradan kısa kısa hayata dair tavsiye-yorum-anekdot karışımı derleme tipi bir kitap idi. Ancak ne yazık ki kendi açımdan öyle çıkmadı. Bu da sanırım bir Amerikalı olmamamdan kaynaklandı! Çünkü dışardan birinin bilmesi zor olan, öyle çok dünya ünlü olmadığı için tanınırlığı ABD çaplı kana sanatçılardan, stand-up yapanlardan bahsediyordu. İkinci olaraksa, benim sadece ismi bazında tanıdım SNL programının baş rollerinden biri olması bağlamında hep o programın klasikleştiği söylenen bölümlerine atıfta bulunulması oldu. Kısacası olaylara feci Fransız kaldım :) 
Tüm bunların dışında kendisinin, kişisel bir özür dileği (bilmeden parodi ettikleri bir olayın, yaşayan bir engellinin hayatına olan etkisi) durumu anlattı bölüm, teknolojilerin hayatımızda yarattığı durumlara getirdiği komik bakış akışı ve zaman yolculuğu konseptine dair çok yerinde bir tespit olarak bulduğum yorumları şeklinde sıralayabileceğim bölümler, benim için en keyifli yerlerdi.
Onun dışında benlik bir konuya, bilmediğim için olayları anlattığı için sahip bir kitap çıkmadı. Ancak hap gibi, popüler bir kitap okumak isterseniz az eğlenebilirsiniz gibi geliyor. Yok Amy’nin ve SNL’nin sıkı bir takipçisi/hayranı iseniz işte o zaman çok seversiniz bence. Haydi benden söylemesi ;)

Friday, January 27, 2017

La La Land..

Hani bazı filmler vardır, tam bir sinema şölenidir. İşte La La Land de tam öyle bir film. Daha ilk açılış karesi ile bize sinemaskop olduğunu ilettiği an bu his başlıyor ve son sahneye kadar da devam ediyor. O renkler, fotoğraf karesi gibi sahneler, her biri moda dergisinden fırlamış güzellikteki, canlılıktaki, güzellikteki giysiler, hele ki müzikler... hepsi ayrı ayrı düşünüldüğü, irdelendiği, o klasik değişle 'ilmik ilmik' dokunduğu o kadar belli ve güzel ki. Böyle konuşmaları hiç dinlemeden, hiç altyazı okumadan öööle melodileri kendinizi verip sahne karelerinin muazzamlığına, o pürüzsüz akışına kendinizi kaptırasınız geliyor. Belki de bi kere de öyle izlemeli.
Kısacası hiç öyle konusunu falan okumayın, direkt gidin sinemada izleyin derim. Benim ne yazık ki öyle bir şansım olmadı ancak siz yapabilirseniz mutlaka sinema salonunda izleyin. Çünkü her şeyiyle orası için, sinemanın büyüsü için yapılmış!
SPOILER
Ay ben üzüldüm, içime oturdu. Kız niye öyle hemen unutuverdi ki. Ve evet ağladım :( Ancak demek ki tüm o müzikalliğine rağmen oyunculuğu ve olay örgüsü ile o duyguyu bize aktarabilmiş, çünkü gerçekten çok üzüldüm. Sanki gerçkten olmuş gibi :(
SPOILER END

Meraklısına: Bu arada baş roldeki kızımız Emma Stone'un da, filmde hayat verdiği karakterinki gibi bir yıldız olma yolculuğu yaşadığımı ve çokça sabredip çabaladığını da sonradan öğrendim ;)