Friday, October 31, 2014

Birchbox Mart 2014 kutusu..

Her ürününü kullandığım ve her birinden deli memnun kaldığım bir Birchbox oldu! 
Öncelikle dudaklardaki, tırnaklardaki, ellerdeki, dirsek ve dizlerdeki çatlakları giderici olan Air Repair Rescue Balm’ın minik göründüğüne bakmayın zira bu onun orijinal boyu ancak boyundan büyük bir iş yapıyor ve çok ama çok az, saç teli ucu kadar sürülmesine rağmen gerçekten de hemencecik iyileştiriyor ve çatlağı gideriyor. Dudaklarım soğuktan çatlayınca lipgloss bile kötü göründüğü için hemen denedim ve hiç umutlu değildim ancak resmen gözlerime inanamadım! Hemen pürüzleri giderdi ve çok smooth bir şekilde parlatıcımı sürebildim.
Parlatıcı diyince, Birchbox sayesinde yine çok popüler bir markanın Stila’nın renk veren parlatıcısını da deneme şansı yakaladım. Hafif bir vanilya kokusu olan, altı çevirmeli çok pratik kullanım şekli ve yapay tüy gibi kıllı orijinal fırçasıyla çok rahat sürülebilen bir parlatıcı. Ancak 90’larda deli popüler olan o parlatıcıların da vakti zamanında yaşattığı şeyi yine 2000’lerde yaşıyor ve verdiği ışıltılı güzelliğe kanıp sürüyoruz ancak rüzgarlı havada o saçlar gelip şap diye yapışıyor! O yüzden ancak esintisiz durgun havada ya da kapalı mekanda tercih ediyorum.
Jergens body bb cream’i ise bir harika! Çok ama çoook hafif bir ton veriyor ve inanılmazzz güzel kokuyor. Ben özellikle yazın, etek-şort olaylarına girdiğimde kullandım. Hele ki silk-epil sonrası benekli eşeğe dönem bacaklarımı :) dehşet pürüzsüz ve ışıltılı kıldı. Bazen de sırf kokusu için sürdüm :)
Supergoop ise yine son dönemin chemical-free tarzı ünlü markalarından. O yüzden çok merak ediyordum. Bu da sunscreen serumu. 30 faktörüyle hem güneşten koruyor hem de makyaj altı temeli için iyi bir başlangıç olarak yer alıyor. Hiç kokusu da yok.
Harvey Prince’in Cherie Blossom parfüm tester’ı ise çokkk şeker… Harbiden şekerli, cici mi cici bir kokusu var. Bu tarz kokuları sevenlere birebir :)

Wednesday, October 29, 2014

Grace of Monaco..


Hani geçen sene Diana filmi için Naomi Watts’a yönelttikleri tonla eleştiri var ya bence esas onları komple bu filmdeki haliyle Nicole Kidman’a söylemeleri gerek. Zira o eleştirilerde söyledikleri her şey bence bu filmdeki rolüyle Kidman için geçerli. 
Normal bir prenses bile bu kadar burnu havada olmaz! Bence ilk kez karaktere asla girememiş. Olmamış. Gerçeği böyle olamaz. Olsa bile bu kadar yapmacık oynanamaz. 
Bir şey değil, harbi Grace’e karşı nötr olan tavrımı resmen negatife çevirdi! O kadar diyim yani. Kadından hoşlanmaz kıldı beni! Ay bir de tutmuşlar gül gibi A. Hopkins’i de verdikleri minik rolle işe alet etmişler. Ay atıcam kendimi, yok artık!
Kurgu, hikaye, oyunculuk… bari müzik ve giysiler, manzaralar güzel olsun di mi.. yok anam onlar da feci…
Kaçarak uzaklaşın derim...

Monday, October 27, 2014

The Goldfinch / Donna Tartt..

Evet sonunda bitirdim! Adını tuğla ve kütük koyduğum, Harry Potter’ın 7. cildinden beri okuduğum en kalın kitap olma şerefine nail olan The Goldfinch’i Cup Of Jo blogu başta olmak üzere bilimum yerde okuduğum review’ler neticesinde sipariş vermiş ve çok da meraklanmıştım. Hele ki başladığım sıralarda Pulitzer Edebiyat ödülünü kazandığını görünce pek bir sevinmiş, iştahım kabarmıştı.
Ancak gelin görün ki o kadar beğenmedim :(
Tek diyebileceğim, detaylarıyla, gerçekmişcesine yazılmış diyalog ve anlatımları, betimlemeleri, olay örgüsüyle muhteşemdi. Belki de ödüle bu yüzden layık görülmüştür. O konuda hakkını yiyemem. Her şey o kadar gerçek gibi yazılmış ki.
Ancak konu beni, sürekli heyecanlandırıp ha bir şey olacak havasına sokup paso muallakta, kursağımda bıraktı. Sonunda karakterin dilinden de itiraf ettiği gibi, karakterin yaşadıkları beni çok ama çok üzdü, sürekli ya öyle olmasaydı diye düşündürdü durdu. Resmen içim acıdı çocuk için. Bu noktada bence, özellikle de pinpirikli annelerin okumaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü insan elinde olmadan karamsarlığa kapılıyor. 
O yüzden de, kalın olmasından çok yavaşlığı ve saydıklarımdan dolayı beni tam anlamıyla içine çekememesinden dolayı bu kadar geç bitirebildim demem yanlış olmaz.
Ancak farkında olmadan ödüllü ve muhtemelen sinemaya çekilecek bir kitabı okumuş olmak da mutlu etmedi değil :)
Meraklısına: Ünlü tablomuzun ressamı Fabritius’un öğretmeninin Rembrandt, öğrencisinin ise Vermeer olduğunu da dipnot düşelim.






Wednesday, October 22, 2014

Restless..

Son dönemdeki, The Fault in Our Stars filminin geçen sezonki versiyonu denebilir. Konu esas itibariyle aynı olsa da farklı bir konseptte ortaya konmuş; iki yaralı ruhun birbirini kurtarma çabası denebilir.
Tabii ki hüzünlü. Gösterildiği dönende bayağı bir konuşulmuş ve beğenilmişti. Benim izlenecekler listemdeydi ne zamandır. Ee anca..
Keyifli, sade, görünüşte hiçbir şeyin olduğu gibi olmadığının bir göstergesi daha..

Maleficent..

Ve sonunda izledim. Sevdim mi evet sanırım sevdim. Disney'i, o yeni teknolojinin getirdiği görsel güzelliği seviyorum. Öykü de çok güzel değiştirilmiş kanımca. Ve yine çağın aydınlanışına, en azından bir grup insan bazında hidayete erişine güzel bir karşılık olmuş. Hangi hidayet derseniz; aslında her kötülüğün, kötün ardında hiç bilmediğimiz, belki asla idrak edemeyeceğimiz ancak bilsek de bilmesek de var olan ve kabul edilmesi gereken bir sebep olduğu, hiçbir şeyin nedensiz olmadığı, o yüzden kimseye karşı önyargılı olmamamız gerektiğine dair olan. Herkesi olduğu gibi kabul edip kucaklamamız gerektiğine dair olan. Çok zor ama tek gerçek olan hidayet.
Kabullenişin başladığı andaki özgürleşme..
Angelina yakışmış, kanatlarıyla daha da bir pek havalı olmuş ;)

Monday, October 20, 2014

Frances Ha..

Geçtiğimiz Altın Küre ödüllerinde en iyi kadın dalında aday olmuş bir film ve o zamandan beri listemdeydi. Girls kızları gibi Amerika'nın 18'inden sonra kendi başına sürüklenmeye bırakılan gençliğinden bir örnek Frances. Kendi küçük dünyasında bir şekilde hayatta kalmaya çalışan, hiçbir şey için öyle çok üzülmeyen kafayı takmayan, bir yerden sonra bir şeyleri az da olsa zorlamamak gerektiğini de anlayarak iyice kendini yaşamının ve getirdiklerinin akışına bırakan çok tatlı bir kızın hikayesi. Gerçekten iyi oynamış ancak bence o kız zaten öyle bir tip. O yüzden pek de oyunculuğunu konuşturmuş gibi gelmedi ama ben kızı çok sevdim ve takdir ettim.
Günü yaşayan ve iyi ki de öyle yapan cici bir kızın cici hikayesi..
Ve tabii ki kadın filmi notunu düşmeliyim ;)

büyük çanta sözlüğü!..

Not: Resmi, okumak üzere büyütmek için üzerindeyken sağ klik yapıp yeni pencerede ya da tab'de aç komutu verin. Açılınca, sayfa üzerinde ya da masaüstünüze alıp büyütebilirsiniz ;)

Sunday, October 19, 2014

The Affair.. [süper bir yeni dizi]

Dexter komple bitti, Masters of Sex sezon finali yaptı, Downton Abbey de tek başına kesmiyor, vampirliler de The Strain ile iyice cıvıdı diyengellerdenseniz size müthiş bir haberim var: The Affair!
Aylar öncesinden ShowTime'ın deli gibi reklam yaptığı, bizi manyak gibi meraklara gark ettiği dizi sonunda geçen Pazar start verdi. Bin şükür. Ve pilot bölümüyle, en azından beni, çok ama çok tatmin etti. Her dakika yüreğimi ağzımı getirdi, tam istediğim ve ne yazık ki hiçbir Türk dizisinin yapamadığı şekilde (hoş bu da ayrı bir post konusunu, zira üniversitede senaryo dersinde, bizzat kendimde tecrübe ettiğim üzere bence toplum olarak bizim böyle bir yeteneğimiz yok, ne yazık ki:( hep klasik o bildik Türk filmi klişelerine dönüyoruz :( ) bir sonraki adımını tahmin edemeyeceğimiz şekilde kurgulanmış harika bir yapım olarak yer aldı. Umarım ABD'de bu gece yayınlanacak ve muhtemelen yarın da bizdeki sitelere düşmüş olacak 2. bölümü de böyle olur ve hep bu şekilde devam eder.
Demem o ki, hazır 2. bölüm daha yayınlanmamışken hemen ilk bölümden olaya bodozlama dalın ve Dexter'cığımızla kaybettiğimiz ve o çok özlediğimiz heyecanı bir nebze de olsa yolunda başında yakalayın derim ;)

Friday, October 17, 2014

The Two Faces of January..

Allah'ım bu kadar kötü bir film olabilir mi! Resmen 1.5 saatimi yedi yedi, iliğimi kuruttu. Demek ki neymiş Hollywood da berbat filmler yapabiliyormuş, hem de sene 2014 ve Her gibi bir film çıkarmış bir endüstride!
Yok böyle bir film. Thriller diye türünü etiketlemiş bir de. Bırak gerilimi, herhangi ama herhangi bir duygunun d'sini hissettirmedi desem az söylemiş olurum, o kadar yani.
Son saniyeye kadar ha bir şey olacak, yok bu adam şöyle çıkar kesin, olmadı kadın aslında böyledir, ha şuraya bağlanacak dedim dedim durdum ama bir halta bağlanmadı.
60'lar İstanbul'unun kapalı çarşısı son yarım saatinin mekanıydı. Tamam iyi hoştu İstanbul'u görmek ama acaba dedim; Türkiye'de bağlarken Türk filmine mi bağladılar! Hoş bu kadar kötü Türk filmi bile artık çekilmiyordur. Anam kaçın kurtarın kendinizi, bir dakikasını bilem izlemeyin..

Good People..

Olur da bugün sinema planı yapar, geçen hafta gösterime yeni giren Good People'ı izlemeye falan kalkarsınız, mazallah diye, şimdiden uyarım dedim; sakın! aklınızdan bile geçirmeyin! Çok sıkıcı, çok banel, klasik ünlüleri ile pompalanmış kötü bir senaryo! James Franco sever iseniz bir sahnesi bilem yok bakmalık (ki ben değilim), konu deseniz safsata ötesi klişe, mekan deseniz almışlar Amerikalı'ları koymuşlar İngiltere'ye.. hiç vaktinizi harcamayın.. gidin Filmekimi'ne, en azından kötü bile çıksa festival filmi izlemiş olursunuz anam..

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...